Uykuda / Menekşe Toprak

15/9/2007 · Kategori: Oyku

Eski Edebiyata
Yeni Yorumlar
Sayı: 107
Temmuz-Ağustos 2007

Uykuda

Menekşe Toprak

Tadını çıkar, ey acı, şu yavaş
yavaş işlediğin günahın, acele etme:
gün benim günüm, elde ettiğim
zamanı tepe tepe kullanıyorum.
(Medea, Seneca)

Tombul beyaz ellerini avucumun içine alamıyorum, yapmak istediğim halde okşayamıyorum şimdi onları. Derin uykusundan uyandıramam onu. Bembeyaz, yumuş yumuş teni. Koyu kahverengi kirpikleri yumuk bebekgözkapaklarının üzerine kıvrılmış. Derin uykusu, derin olması da iyi.
Eskiden çok ağlardı. Sorun sadece acıkması, altının ıslanmasıysa onu susturmak kolaydı. Ama gazı varsa, sancılarla kıvranır, sabahlara kadar gözünü kırpmaz, yorgunluktan ikimiz de bitap düşerdik.  Bu yüzden yiyeceğime dikkat ederdim, mesela sarmısak, yoğurt gibi şeylerden uzak dururdum. Anlardı da, eğer kazara sevmediği bir şeyler yemişsem, daima iştahla sarıldığı mememi ağzına alıp sütün tadına bakmış da hoşuna gitmemişse, yaygarayı koparırdı. Babasına benzetiyorum onun bu huyunu. O da böyle ağzının tadını bozan şeylere hemen tepki verir, kimi zaman kabalaşırdı. İstediğini elde edene kadar da sürerdi bu kabalığı. Bebeklerin huylarını anlamak kolay olmaz, hatta öyle kime benzediklerini çıkarmak da tam mümkün değil: teni, saçları, göz rengi her an değişebilir diyorlar; ama benimkisi hık demiş babasının burnundan düşmüş. Birden içimden onu uyandırmak geliyor, babasınınki gibi açık kahverengi mi göz rengi? Değişmiş olabilir mi uykuda? Uyuyor şimdi, babasınınki gibi hafif çekik göz kapaklarını huzurla kapatmış, kıpırdamıyorlar bile. Öyle derin ki uykusu, düş görüp görmediğini bile anlamak mümkün değil.
Hayır! Göstermeyeceğim seni ona. Oğlunu görmek istiyormuş... Onu hiçbir zaman görmeyeceksin, bizi bırakıp gitmeden önce düşünecektin dedim ve üzerine kapattım telefonu kaç kez. Biliyorum, henüz seslere, telefon zillerine tepki gösterecek, onlara uyanacak yaşta değilsin. Biraz önce, sen uyurken yine aradı, sesinde bir pişmanlık vardı. Öyle sandım. Pişman olduğunu ve bana geri dönmek istediğini sandım. İnsan altı ay içinde pişman olur da terk ettiği karısına, oğluna geri dönmek ister mi? İster elbet, bizi uğruna terk ettiği kadından alacağı bu kadarmış belki de. Esmer ateş parçası bir dilberdi hani, sevişgenliği altı ay sürdü, ateşi bu kadar kısa zamanda dindi demek. Dinsin! Diner! Her şey diniyor, seslerden sonra sessizlik, şamatadan sonra sükûnet, karanlıktan sonra aydınlık başlar eninde sonunda da, gerisi uç noktalarda gezinmenin sona ereceği süreğen huzuru bulmaya kalır sadece. Huzuru bulacağını mı umuyor yeniden? Tabii ki böyle bir şey demedi, yani geri döneyim ve kaldığımız yerden devam edelim gibi bir şey söylemedi. Ama çocuğu görmeye, ailemin durumunu sormaya hakkım var herhalde diye tutturdu. Hiçbir şeye hakkı yok onun. Biz artık başbaşayız. Bebeğim ve ben. Varsın uyusun, varsın açmasın şimdi istediğim halde gözlerini. Uyurken de büyür mü bebekler?
Böyle uzun uzun uyuyabildiğinden beri, ona da babasına da kızgınlığım geçti, bedenimin çırpıntılı acısı kesildi. Geceleri uzun uzun ağlayıp emzik istediğinde, o henüz hangi rengi alacağı belli olmayan balık gözü rengindeki gözleriyle bana bakarken, sanki bedenimi somuran ağzı babasınınki gibi gelir, hatırlatırdı bana onu da, arkasından bıraktığı bu mirası onun gölgesi olurdu adeta. Göğüslerim acıyana kadar emerken sütümü, sanki yanıbaşımdaydı o, baştan başa haz kesilirdi bedenim. Sonra doyuma ulaşmış, mutlu, huzurlu, uykuya dalarken bu kadar kendisine benzeyen bir oğulun böyle geride bırakılamayacağını, bir sabah uyandığında onu yanıbaşımda bulacağımı düşler ve inanırdım buna. Kısacık bir ana sığan çok güçlü bir inançtı bu.       
Şimdi de yine öyle dingin, uyuyor. Dokunsam uyanır. Gazı, sancısı yok belli ki. Henüz acıkmadı da...
Göğsüme dokunuyorum, yumuşak, sarkık, hayır, henüz pörsümemişler ama eskisi gibi sütten patlayacakmışçasına ağır da değiller. Birkaç hafta öncesine kadar kendiliğinden akardı süt. İnek gibisin derdim kendi kendime, içimden delice acımsı bir gülme gelirdi. Semirik inek. Eskiden kadınla inek bir tutulurmuş, belki hâlâ öyle... Kutsal inek! Derin lengerli dölek! Doğurgan inek! Doyurgan inek!
Gömleğimin düğmesini açıyorum, sutyenimin içinden çıkarıp koltuk altından itibaren kavrayıp öne doğru sıvazlıyorum göğsümü, meme ucuna doğru sıkıyorum. İncecik akıyor süt. Çoktan acıkmış olması gerekirdi, uyansa, uyandırsam şimdi, sütüm az ama yeter yine de. Açıkta kalan tombul koluna dokunuyorum hafifçe parmak uçlarımla, aman tanrım üşümüş bebeğim. Üstünü örtüyorum. Uyusun nasılsa acıkacak, yetmezse sütüm, dolaptan süt kaynatırım, gider mama alır yaparım.
Çok sıcak mıdır dışarısı? Bebeğimi de alsam –varsın uyusun– o derin uykusundayken bile çıkarsam; sokaklara, birkaç yıl sonra kumlarında beraber evler, kaleler yapacağımız, onun kaykayında sevinçle kayacağı iki sokak ötedeki parka uzansak... Dokunur mu güneş?

Eşikte, ayaklarımın parmak uçlarından başlayarak kavrıyor, sarıyor güneşin kavurucu sıcaklığı bedenimi. Gür ışıkla gözlerime doluşan kara noktalardan kurtulmak için kapatıp açıyorum gözlerimi.
Eskiden bu balkonda geçirirdim yazlarımı, en kavurucu sıcaklarda bile serin tutmayı bilirdim burayı. Yalnızken, kimse henüz istekli, tutkulu varlığımı kendi tutuşturucu bakışlarıyla bana hatırlatmamışken, şu şimdi içleri kupkuru saksılarımın çiçeklerinin gölgesinde belki öyle çok mutlu değilmişim ama memnunmuşum. Alışkanlıklarımla yürürmüş zaman, hesabını yapmazmışım ruh hallerimin. Kendime onun gözüyle bakmayı bilmediğim zamanlarda, çok keyifli, çok mutlu değilmişim belki ama dinginmişim, çoğu kez unuttuğum yalnızlıkta bir huzur varmış.
Balkon, balkonum… Çok eskilerden kalma gibi. Gitsem şimdi balkonun şu en uç köşesine, başımı kaldırıp çaprazıma düşen onun eski balkonunu görür hatırlarım, dalarım yine o gittiğinden beri içine düştüğüm korkulu çöngülümün içine; hatırlarsam sevmem bebeğimi, sütüm tümden kesiliverir, onun kanından, canından gelmiş olmasının hicabıyla acıyla kıvrılan bedenim hınca kesilir de, her şeyin suçlusu yavrummuşçasına, kupkuru olur duygusuna kapılıyorum.
İki adım ileri atıyorum, değişen bir şey yok, burada da içerde de, aynı işliyor hafıza. Sadece sıcak, çok sıcak. Köşedeki sedirin üzerindeki yeşil desenli sarı renkleri solmuş minder güneşin altında yanıyor adeta. Aldırmıyorum, oturuyorum. Hayır, değişen bir şey yok, öyle duygularım allak bullak olup çarkından çıkmıyor. Dehşetengiz, koygun bir yalnızlığın yükselmesini bekliyorum, tetikteyim. Bir kıpırdama yok içimde. Sadece soruyor içimdeki ses ve hatırlıyor. 
Sırtımı, bacaklarımı yakıyor minderin ısısı. Çaprazıma düşen balkonu görüyorum şimdi. Eskisi gibi. İki yıl önce buraya, bana taşındıktan sonra birileri yerleşti mi onun eski dairesine? Böyle, bu mindere oturduğum bir akşamüstü müydü onu çıplak balkonun demir parmaklıkları arasından çiçeklerimi izlerken fark etmem? Bakışlarındaki o özenme, o sıcaklık ne zamandan beri vardı, kaç zamandır gözlüyordu da beni, daha yeni fark ediyordum onu?
Meğer en kızgın güneşin altında bile hep diri, hep yeşil tutabildiğim kır çiçeklerimi seyredermiş. Güneşin kızgınlığında koca sarı başlarını tutamayıp, bir o yana bir bu yana kaykılan çiğdemlerim mi sadece, hercai menekşelerim, hele çıtkırıldım pempe, eflatun renkli petunyalarımın yaz boyu hep canlı kalışları... Şaşarmış, hayranlık duyarmış bitkilerimin güneşe karşı böyle dirençli olmalarına da, bir büyücüyle eş tutarmış beni. O kır çiçeklerinin arasında dönenip duran, şimdi kim bilir hangi kırık dökük saksının arkasında duran plastik su pervanesinden etrafa yayılan su damlaları çaprazdaki balkonuna sıçrarmış da, o küçücük damlalar bile kızgın güneşin altındaki balkonunun kalın betonunu, dokunamadığı parmaklıkları serinletirmiş. Severmiş bu serinliği. Kır çiçeklerini, balkonla bir bütünmüş duygusu veren, renkleri uçuk, eprik kiremit saksılarımı, hatta soluk sarı renkli plastik su pervanesini... Her şey öyle uyumlu, öyle birbirine karışmış bir doğallık ve yerleşmişlik duygusu verirmiş ki ona... Keşfedilmeyi bekleyen vahşi bir bahçe gibiymiş balkonum.  Uzaktan uzağa seyrettiği ben ise o bahar bitkileriyle adeta bir bütünmüşüz. Tıpkı çiçeklerim gibi çıtkırıldım, içine huzur veren bir yaşam enerjisiymişim. Saçlarımın rengine isim takmakta zorlanmış bir süre, mesela, kızıla çalan solgun bir sarı olurmuş gölgede, güneşin kızgınlığı altında ise kimi zaman solgun gülkurusu rengini alırmış.  Yüz ve saç rengiyle bütünleşik sarımsı kirpikler ve grimsi mat yeşil gözler, alnına konulmuş belli belirsiz çiller... Kirpiklerimin tenimin, saçlarımın rengiyle aynı olması, çipil olduğu duygusunu uyandırırmış onda. Belki de bu kadar ahenkli renkler ve bu denli simetrik bir yüzüm nedeniyle, her bakışında daha derin, daha efsunkâr bir huzur duyarmış bu uyum karşısında, o ahenge katılıp onunla bütünleşeceğine inanırmış.
Uyumu, ahengi siliklik olarak anlamalıymışım oysa, iddiasızlık, sıradanlık olarak... Çilli yüzüm huzur değil, aptallık ve bönlükmüş meğer. Öyle anlamalıymışım. Anlamamışım. Piç! Piç! Sevdiğin sevebileceğin hiçbir şey bırakmayacağım burada, bak o sevdiğin, hayat fışkıran balkon tozlanıp bozlaşmış. Saksılar, içlerindeki toprak ve bitki kökleri öyle uyumlu ki, soluk saman renginde, tek renk; kuru çatlamış toprak kokusunda. Onların hayat bulması artık mümkün değil.
İçim geçiyor. Çaprazdaki balkonda şimdi sanki hareketler görüyorum, uzun siyah saçlı bir kadının gölgesi uzanıyor demir parmaklıklar arasından. Ne ister ki, neye bu kadar dikkat kesilmiş, bu şimdi ölümü çağrıştıran balkonumu izler ki diyor uykuya teslim olmaya hazır içimdeki bir ses. Kimse olamaz o balkonda. Ama yine de kadının küçücük bedeni kocaman bir gölge, siyah gözleri tüm kokularımı, kirimi, ölü bitkilerimi bir fotoğraf makinesi gibi bir kareye sabitlediğini görüyorum kapalıyken gözlerim. Oysa bomboş o balkon, parmaklıklara dayandırılmış uzun saplı bir paspas değneği dışında. Gözlerim ağır, kapalı… Gölgenin etekleri uçuşarak yitiyor, imgesi de yok oluyor bedenim hafifleyip uykunun boşluğuna salınırken.
Bu kadar sıcakta, bu kadar kızgınlıkta uyuyabilir miyim?
Uyunur, ten kavrulurken, öyle tatlı bir gevşeklik ki, tek duyu koku şimdi sanki. Uykuya geçerken, önce hangi duyumuz körleşir? Önce hareketsizleşir eller, beden; gözler kapalıyken bile kirpikler arasından süzülen, hatta göz kapaklarından sızan ışık; sesler, ağzın kuruluğu ya da burukluğu, koku. Hayır ben sadece ısıyla birlikte kokuyu alıyorum şimdi. Eskiden bu balkona egemen olan limon kekiği, yasemin kokusu değil aldığım. Bok ve çiş kokusu. Hafiften de süt kokusu. Öyle belli belirsiz ki, biraz önce sağdığım kadar. Sidik kokusu, aybaşı bezinde beklemiş kan kokusu gibi. Koku dört bir yanım, düş kokudan ibaretmiş. Ağlıyor mu bebek? Yine gaz sancısı tuttu. Gaz sancısı. Bu kokum, leş kokusu. Leş görmemiş gözlerim, leş kokusu alıyor. Bebek ağlıyor, sesi önce düşümü sonra uykumu, şimdi de yüreğimi deliyor. İnatçı! İstediğine kavuşana kadar da devam edecek... Geri geleceği inancını yok eden bağırtıları, çatlak çatlak alçalıp inen tiz çığlığı; o bir anlık sonsuz inanca karşı duran, dinmek bilmez sancılı bebek ağlaması. Kuş tüyü yastık. Kuş tüyü yastığı önce kulağıma bastırıyorum, hayır yetmiyor, yastık kesemiyor sesleri, çığlık artıyor. Yüzü ağlamaktan, haykırmaktan morarmış. Bütün beden, tüm varlık hummalı bir korku. Sonu gelmeyen haykırış. Kuş tüyü yastık boğmalı sonunda çığlıkları, sesi, gaz sancısını, bebek hıçkırığını. Yorgun, bitkin bedenim. Yastık... anlık bir şey, anlık bir çırpınış, yastık çırpınıyor, kuş kanadı gibi elleri, hayır çırpınma, canın ne ki senin, parmakların çığlık olamaz, kuş tüyü hafifliğinde en fazla.
Ayağa fırlıyorum. Ne zamandır ağlıyor? Hayır düş değildi, gerçekten ağlıyor. Acıkmıştır, altını da ıslatmıştır. Güneş iyiden iyiye batıya kaymış, battı batacak. Uyumuşum, çok uyumuşum, yüzüm, kollarım bacaklarım yanmış güneşten. Üstelik düş de görmüşüm.
Balkondan içeriye girerken ağlamasının kesilmiş olduğunu fark ediyorum. Şimdi onu kucağıma alıp, emzireceğim, sonra küveti doldurup onunla beraber banyo yapacağım, kokulardan, yanıklarımdan arınıp sadece süt kokusu sürüneceğim.                     
Yanına yaklaşıyorum, ses yok. Düş müydü duyduğum sesi yoksa gerçekten uyandı da ağlaya ağlaya umudu kesildi de yorgunluktan yine uyuya mı kaldı?

Üstünü açıyorum. Üzerindeki örtü bıraktığım gibi. Bir faunus içindeymişçesine parlayan yüzü huzurlu ve dingin uyuyor. Ayak kısmında kıvrılmış yorganın ucunu düzeltmek için yorgana dokunuyorum. Serin, ıslak. Yorganın kıvrımıymış gibi görünen karartı ıslaklıkmış. Islanmış yorgan. Yorganın kenarında görülen elinin parmak uçlarında morartılar gördüğümü sanıyorum. Tam seçemiyorum, dışarının gür ışığından sonra karanlık geliyor içerisi bana. Geri çekilip biraz ötede, balkonun kapısının yanındaki ışığın düğmesine basıyorum. Işık yanmıyor, buzdolabının gürültüsünün kesilmiş olduğunu fark ediyorum. Açıyorum buzdolabının kapısını, onun da ışığı yanmıyor. Elektrikler kesilmiş. Ne zamandan beri? Geri dönüp bebeğe doğru eğiliyorum. Aman tanrım buz eriyor, bebeğim ölüyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

2 yorum yazılmıştır

Yazan:gurbetkusuu | Tarih: 2008-09-01 00:50:15
Konu: HAYIRLI RAMAZANLAR

11ayin sultanimübarek Ramazanayi tüm müslüman halkiiçin hayirlaravesile olmasini dilerim!Ramazan-I Şerif bereketiyle,bolluğuyla gelsin,Allah butun dualarinizi kabuletsin.hayirli Ramazanlar arkadasim.
ayrica ziyaretin ve guzel mesajin icin tskrler

Bağlantı » »

Yazan:isimsiz | Tarih: 2008-02-05 14:48:29
Konu: yokk

bn bir bulgaristanlı olarak bu yazıyı hiç beğenmedim ne alaka iğrenççç

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »