Urla'nın Bademler köyünün kuzeyinde, Ovacık'tan İzmir Seferihisar şosesine kadar, hafif dalgalarla uzanan toprakları sulayan üç dereden ikisi, yaz ayları gelince kurur, kalın kumlu, çakıllı yataklarıyla kuraklıktan gün günden yanan, kavrulan ovanın yüzüne atılmış iki eski ustura izi gibi kalır. Artık o yörede, ilk güz yağmurları düşünceye kadar, akan tek su sesi işitilir. Tekebaşı'nda, Kocabaşların küçük zeytinliğinin eteğinden kaynayan pazu kalınlığında bir su damarı, bir kulaç çapındaki yatağında, önce hızla kabarır, taşar sonra yer yer aralıkları harçla sıvalı taş döşeme bir oluktan, beş altı yüz adım aşağılarda kalan bir havuza doğru akmaya başlar.
Suyun geçtiği topraklar, küçük ekiciler arasında bölüşülmüştür. Kocabaşların zeytinliğinin alt başında gene Kocabaşların sekiz dönümlük sebze bahçesi vardır. Su, zeytinlikten bu sebze bahçesine girer, komşu iki bahçenin sınırları boyunca ilerler, oradan havuza dökülür. Bu havuz o çevrenin can noktasıdır. Tekebaşı'ndan havuza doğru uzayan bir kavak çizgisi, havuzun üst başında sıklaşır, asma, nar kümelerine karışır. Havuzun ağzına yakın yıkık sağ köşesinden, taşan suların yayıldığı düzlükte yetişen hayıtların dipleri daima nemli kalır. Hayıtların altından geçen derenin üst başı yaz aylarında kurur, taşan suların karıştığı yerden aşağıları su tutar. Çukur yerlerde biriken suların ince bir akıntıyla birbiriyle birleşerek uzandığı derenin bu tarafında, dolaşan küçük ördek sürüleri görülür.
Havuzun yakınında daima bir gelen giden olur. Çocuklar, günde birkaç kez, üstüne atladıkları çıplak atlarını; Urla'ya, Bademler'e inenler, gidişlerinde dönüşlerinde, bineklerini; sığırtmaçlar sağmallarını, havuzun yalağında sularlar. Yazın çok sıcak günlerinde, çocukların, hemen oracıkta üst başlarını sıyırıp, kendilerini çırılçıplak, ancak yılda bir temizlenen havuzun çamurlu sularına attıkları görülür. Bahçeleri havuzun alt başında kalan ekiciler, yaz boyunca günde üç dört kez gelir, suyun havuzda vardığı çizgiyi kollarlar. Çünkü, Tekebaşı'ndan pazu kalınlığında çıkar dediğimiz suyun hızı, yaz ilerledikçe diner. Su, temmuz ortalarında bilek kalınlığına iner, ağustosun çıktığı günlerde ise neredeyse parmak kadar kalır.
Bu yüzden yaz başlarında, gün ikindiye varmadan dolan havuzun suyu, ağustos çıkarken akşamları ağız yüksekliğine ulaşamaz.
Bu dediklerimiz de ancak yağışları kararlı giden yıllar için doğrudur. Yıl kurak giderse, havuz, temmuz sonlarına doğru, ancak iki günde dolar, ağustos ortalarında da susuz kalır, dibindeki çamura varıncaya kadar kurur, ot tutar.
Havuzun kurumasıyla, alt başında kalan ekicilerin bahçeleri en geç bir hafta içinde yanar, ürün mevsimi sona erer.
Yaz başlarında, suyu ikindiye varmadan dolarken, alt başında kalan ekiciler arasında havuzla pek ilgilenen olmaz. Arada, içlerinden yolu düşen biri, taşmasına yakın havuzu açar, suyu beş on dakika hayıtların altında kalan dereye salar. Akşamüstü, su, bahçelere bağlanan arıklara açılır, ekiciler sırayla bahçelerini sularlar.
Yaz ilerledikçe, suyun havuzda hangi yüksekliğe vardığını sık sık yoklayan ekicilerin huyu değişir. Su azaldıkça, adamların sabırsızlığı, öfkesi artar. Suyun başında oynadığını gördükleri bir çocuğu, yakalayıp dövmek için, önlerine katıp kovaladıkları görülür; sığırlarını sulamak isteyen sığırtmaçlarla kavgaya tutuşlukları olur. Suyu zamansız bahçelerine çeviren komşular arasında sık sık ağız dalaşları çıkar. Fakat bütün bu patırdılar, havada ilk yağmur belirtilerinin görünmesiyle unutulur gider.
Daha doğrusu bir vakitler unutulur giderdi. Suyun sahibini sorup araştırmak, suya sahip çıkmak, o çevrede kimsenin aklından geçmezdi. Ama 947 yazında Kocabaşlar, kendi bahçelerinde yeni bir havuz yaptırdılar. Sıvası kurutulduğu günün gecesi, suyu, yatağından kendi havuzlarına çevirdiler. O geceden sonra olanlar unutulmadı.
Hasan Kocabaş, o gece kolay kolay uyuyamadı. Yatağında sağa sola döndü, elleri ayakları arasında yorganını çekiştirdi, uyumak istedi, uyuyamadı. Bir süredir Hasan Kocabaş'ın uykusunu kaçıran iki sebep vardı. Biri, kendi yattığı bölmeye bitişik bölmede yatan, küçük kardeşi Osman Kocabaş'la nikahsız karısı Bahar her gece yorulup halsiz düşünceye kadar sevişirler, o yattığı yerden, onların solumalarını, öpüşmelerini, bazen bir yere çarpmalarından çıkan gürültüleri duyar, uyuyamazdı. Öbürü, dışarıda, damın beş on adım ötesinde akan suyun sesini dinler, yine uyuyamazdı.
Kocabaşların damı iki bölmeliydi. Eskiden, iç bölmede karısıyla Hasan Kocabaş yatardı. Hasan'ın karısı altı ay önce doğum sırasında öldü. Osman, ağası dul kaldıktan üç ay sonra Bahar'ı kaçırdı. Hasan, iç bölmeyi Osman'la Bahar'a verdi. Kendi yatağını, bekarlığında Osman'ın yattığı, kapıdan yana bölmeye taşıdı.
Günün başlangıcından akşamın alacakaranlığına kadar üçü, yani o, kardeşi, Bahar, damın çevresinde birlikte çalışırlardı. Akşam yemeğinden sonra, Osman'la Bahar'ın davranışlarında bir telaş başlardı. İkisi, ne kadar ellerinden gelirse o kadar çabuk, bölmelerine çekilirler, kapılarını kapamaları ile birlikte, içerden onun uykusunu kaçıran solumaları duyulmaya başlardı.
Karısı öleli, Hasan'ın eli kadın eline değmemişti. Ölümünden sonra, uzun geceler yanında karısını aradı. Karısının görüntüsü, her gece başını yastığa koyar koymaz, canlandı, göz kapaklarının içinde dolandı. Uykuları arasında karısını sarmak için kolunu boşa attığı çok oldu.
Osman evlenince, bu kez bitişik bölmeden o sesler gelmeye başladı. Aklı o seslere takıldıkça, karısını düşünemez, hatırlayamaz oldu. Geceleri uzayıp giden saatler, yatağında uykusuz sağına soluna dönüp dururken, nasıl olduğunu anlamadan, göz kapaklarının içine başka bir görüntü yerleşti. Bütün gün, eğile kalka çalışırken gördüğü, incecik beli, canlı göğüsleri, besili kısraklar gibi dolgun kalçaları ile Bahar'ın görüntüsü geldi, göz kapaklarının içinde karısının görüntüsünün yerini aldı. Önceleri birkaç gece, belli belirsiz bir gayretle, bu yasak görüntüyü gözlerinin önünden savmaya çalıştı. Birkaç gün sonra bu gayreti gösteremez oldu. Yatağına girmesiyle birlikte Bahar'ı düşünmeye başlıyor; kanının tutuştuğu, uykusuz, sıcak gecelerde, ne kadar istese, ne ölen karısını ne de başka bir kadını hatırlayamıyor, gözünün önüne getiremiyordu.
Bahar, sanki her gece soyunup onunla birlikte yatağa girerdi. Sinirleri, bitişik bölmeden gelen sesler, Bahar'ın yanı başından gitmeyen görüntüsü ile bozuk, yatağına yorganına sarılır, uykusuz, sağa sola dönüp durur, kurumuş dudakları ile yastığında, onun, hiç eli değmediği halde, sıcaklığını bildiği yanaklarını arardı.
İçerdekilerin solumaları kesilince suyu dinlerdi. Su sesi, Hasan Kocabaş'ı yatıştırır, bir şeyler anlatır, düşlere sürükler, ama yine de uykusuz bırakırdı.
Bu su zengin edecekti onları. Suya kulak verdikçe, bahçelerinin gerisinde, cebelden açtıkları boğazda, yetiştirdikleri yeni aşılıkların, kayısı, şeftali fidanlarının boy attığı gelirdi gözünün önüne. Su sesi, fidanların yaprak kümeleri arasında dolaşan rüzgarla karışırdı. Birkaç yıl sonra pazara yük yük kayısılar, şeftaliler indireceklerdi. Zeytin aşılarının ürün vermesi daha sekiz on yıl isterdi. Düşünde aşıları, fidanları her gün sular, o suladıkça ürün yılları kısalırdı. Derken, bir yük arabası alır, bir araba yükü şeftali ile bahçelerinden şoseye çıkar, bütün gece İzmir'e doğru ilerlediğini görürdü. Böyle arabası ilerlerken ilerlerken uyur kalırdı.
O gece, bitişik bölmede, Osman'la Bahar'ın solumaları kesildi. İkisinin yorgun, uykuya daldıklarını belli eden düzgün soluk alışları duyulmaya başladı. Hasan Kocabaş, dışarıya kulak verdi. Su, yeni yaptırdıkları havuzu dolduruyordu...
Ama o, aşılıkların fidanların boy attığını, yük yük kayısıları şeftalileri düşünemiyordu şimdi. Şeftali yüklü arabasıyla İzmir'e doğru ilerleyemiyordu. Havuzun alt başında kalan bahçelerin sahipleri dikiliyordu karşısına! Veli Sarı, Ethem Ölmez, Musa Öztürk, Hüseyin Şengül, çatık kaşları, öfkeli tavırları ile arıklarının başlarında ellerinde kazmaları, kendisine doğru dönüyorlar, "Su! Su!" diye bağrışıyorlardı.
Havuzu yaptırmaya başladıkları duyulduğu günden beri, her karşılaşmasında, onların kendisine bakışları değişmişti. Şimdi, sorunu kendi yönünden onlara karşı savunuyor, kendini haklı çıkaracak nedenleri sıralıyordu. Su onun malıydı. Onun toprağından çıkıyordu...
Babadan kalma on yedi ağaç zeytin, sekiz dönümlük sebze bahçesi doyuramazdı iki kardeşi. Bahçelerinin gerisinde boğaz, sahipsiz göz alabildiğine uzanıyordu. Tapularının batı sınırında cebel, kuzey sınırında cebel yazılıydı. Cebel, sık fundalıklar, adam boyu gömülü kaya parçaları ile kaplıydı. İçine girilemezdi, yılan, domuz, çakal yatağı idi. Kardeşiyle o, gençtiler, güçlü, sağlam yapılıydılar. Yıllarca köyün kahvesine olsun inmeden cebelde kazma salladılar. Cebeli kayasından, fundalıklarından arıttılar. Bele kadar kazıp köklerini temizlediler. Açtıkları topraklarda iki yüze yakın zeytin aşısı, yüz kadar kayısı, şeftali fidanı yetiştirdiler. Şimdi yine tapularının batı sınırı cebel, kuzey sının cebeldi. Şimdi yine işten artan günlerinde iki kardeş, fundalıkları ateşe verip yılan, domuz, çakal yataklarını batıya, kuzeye doğru sürmeye devam ediyorlardı.
Aşıları sulanmak isterdi. Şeftaliler, kayısılar sulanmak isterdi. Damın önünde bir havuz kazdılar. Taş döşediler, bir usta tutup beton sıvattılar. Havuzdan, şeftali, kayısı bahçesine, aşılıklara giden bir oluk döşediler.
Su onun toprağından çıkıyor. Kendi toprağından çıkan suyu sebil edecek kadar zengin değildi ya! O, aşılarını, fidanlarını sular, artarsa suyu aşağıdaki havuza salar!..
Veli ile öbürleri, bahçe yetiştirmek istiyorlarsa, kuyu kazsınlar, dolap kursunlar; bahçelerinin çaresine baksınlar...
Bu düşüncelerle yatağında bir daha sağından soluna döndü. Veli, Musa, Hüseyin, Ethem karşısından çekilmiyorlardı. Havuzdaki suyu ölçüyorlar, sonra ellerinde arık çapaları, kendisine doğru dönüp dikiliyorlardı: Su! Yatağından kalktı. Bir cıgara yaktı. Havuzu dolaşmaya çıktı. Bilek kalınlığında akan su, neredeyse havuzu doldurmak üzereydi. Bir süre suyun yükselen havuza dökülürken çıkardığı, gittikçe toklaşan sesini dinledi. Cıgarasını yeniledi. Geceye kulak verdi. Havuzun yeter derecede dolduğunu görünce, suyu eski yoluna çevirdi.
Su, akşamdan beri kuruyan yatağına doğru atıldı. Arıkların kıyısında yetişen ince otları, küçük kır çiçeklerinin yapraklarını titreterek aşağılara doğru akmaya başladı. Hasan Kocabaş dama döndü. Yatağına uzandığı sırada yıldızlar solmaya başlamışlardı.
O gece, havuzun alt başında kalan ilk bahçenin sahibi Veli Sarı, bahçesinin ortasındaki çardağında, yatağına girince, dışarıda yıllardır alışık olduğu bir sesin yokluğunun ayrımına vardı. Havuzun suyu akmıyordu. Yatağının içinde bir süre dışarıya kulak verdi, bekledi, su sesi kesilmişti. Ağustos böceklerinin, çekirgelerin, kurbağaların gürültüsü, arada bir köpeğin havladığı, bir eşeğin anırdığı duyuluyordu. Fakat o beklediği ses, Kocabaşların bahçesinden gelen, oluktan, önce havuzun yalağına, sonra havuza dökülen suyun çıkardığı, her gece uykularını rahatlatan, o altın ses, başlamıyordu.
Veli Sarı'nın bütün uykusu dağıldı. Çardağın, açık kapısından, aralıklardan sızan gecenin aydınlığında, yanı başında yatan karısına bakacak oldu, karısının da gözleri açıktı.
Veli Sarı, başucunda asılı ceketinin cebinden cıgara paketini, çakmağını aldı. Bir cıgara yaktı. Sağ kolunun dirseği üstüne dayanarak yatağına uzandı. Karısı, gözleri açık, onun konuşmasını bekliyordu.
Dört çocuğu, az ötelerinde, birbirine sokulmuş uyuyorlardı.
Ertesi sabah kocası Kocabaşlarla kapışacak demekti bu! Kocabaşlar iki kardeş, kocası ise yalnızdı. Çocuklarının en büyüğü daha on bir yaşındaydı. Öfkesini tutmak istedi.
Kocası, derin çekişlerle cıgarasını emiyordu. Kocası yalnız, çocukları küçüktü ama, bir bakıma bu kavgada yalnız kalmayacaktı. Kendi bahçelerinin altında kalan, öbür üç bahçenin ekicileri kocası ile birlikte olacaktı. Taşan yüreğinin acısıyla inledi:
"Bakalım, dedi, hele yarın olsun da... Hadi yat, çocukları uyandırma... Öfkeli öfkeli soluyan kadını kolundan çekip yatırdı. Veli Sarı, sabaha karşı bir iki saat uyuyabildi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığında, dışarıda suyun aktığı duyuluyordu. Uykuları arasında suyun akmaya başladığı anı hatırlar gibi bir duygu yardı içinde. Zihnini toparlayıp, bir türlü kesin olarak o anı çıkaramıyordu. Karısı kalkmış, çardağın dışındaydı. Yatağında doğruldu. Bir cıgara yaktı. Gömleğini giydi. Cıgara dudağında kalktı, pantolonunu ayağına çekti. Ceketini koltuğunun altına kıstırdı. Çardağın kapısı içinde duran pabuçlarını ayağına geçirerek dışarı çıktı.
Karısı, on yaşındaki oğlunun yardımıyla keçiyi sağıyordu. Oğlu, karısı kendisine bakıyorlardı. İkisine de bir şey söylemeden havuza doğru yürüdü. Oğlu, keçiyi bırakıp arkasından atıldı. Karısı, çocuğu önledi:
"Sen dur," dedi, "babanın işine karışma." Sonra kendisine yetişti. Bu sefer:
"Öfkelenme sakın," dedi, "aşağıdan al."
Veli, durakladı:
"Bakalım."
İki yüz adım ilerdeki havuza doğru yürüdü.
Gün daha yeni doğuyordu. Hava şimdiden sıcaktı.
Havuzun başında komşusu Hüseyin Şengül'ü gördü. Adam üzgün yüzünü havuzun suyuna eğmişti. Veli'yle keyifsiz selamlaştılar.
Veli, havuzun suyuna baktı. Bir karış ya vardı, ya yoktu. Bu sabah bahçelerini sulayamayacaklar demekti bu! Akşama kadar havuzun dolmasını bekleyeceklerdi.
Birkaç dakika konuşmadılar. Havuzun suyuna baktılar, başlarını sudan kaldırıp bahçelerine baktılar. Tekrar suya, tekrar bahçelerine baktılar. Karşıdan Ethem'le Musa'nın yaklaştığını gördüler. Dördünün yan yana sıralanan bahçeleri, dizi aşan bir yeşillikle örtülüydü. Çoluk çocukları çardaklarının yöresinde dolanıyorlardı. Bahçelerinin doğusundan geçen derenin altından, bir kurşun atımı ötede, İzmir Seferihisar şosesine kadar uzanan topraklarına baktılar. Ovanın kuzeyinde birkaç parça bağla bağlarının yakınlarında serpiştirilmiş üç beş badem, ceviz ağacı vardı yeşil olarak. Gerisi bozdu, yanıktı, çırılçıplaktı. Susuzluk, doğudaki dağların eteklerinden iniyor, şoseyi geçtikten sonra bahçelerinin sınırlarına kadar gelip dayanıyordu. İkisi de gördüler ki, havuzun suyu set çekmese, kuraklık bahçelerini ezip geçecekti.
Hüseyin'in ilk sözü küfür oldu. Kocabaşlardan yana döndü:
"Deyyus!"
Kelime dudakları arasından yuvarlanıp, düşen ağır bir nesne gibi çıktı. Yüzü yine keyifsiz, devinimleri ağır, dingindi.
"Bütün bu ovanın ahengini bozan o deyyus! Bakalım tamahkarlığı yanında kalır mı, kalmaz mı?"
Ethem'le Musa geldiler. Havuzun suyuna baktılar, öncekileri keyifsiz keyifsiz selamladılar.
Dördü de olandan Hasan'ı sorumlu tutuyordu. Osman'ın adı geçmedi konuşmalarında. Ovanın düzenini, komşuluğu bozan hep Hasan'dı. Havuzun gerisinden, su oluğu boyunca, birerle kolda Tekebaşı'na doğru ilerlediler. Havuzla Kocabaşların bahçesi arasında kalan iki bahçeyi geçtiler. Kocabaşların bahçesi kıyısında durdular. Kocabaşların damlarının önünde bağlı iri çoban köpeği, üstlerine üstlerine havlamaya başladı. Bahar, damın ardındaki mutfaktan çıktı, kendilerine göründü. Kadının onların gelişini bekler gibi bir duruşu vardı. Köpeği bir el devinimiyle yatıştırdı, gelenleri süzdü.
Hasan, ardından Osman, çapalarını bırakıp yürüdüler. Bahar, damın önüne durdu, suyun başına kadar yaklaşan Veli'yle arkadaşlarına:
"Geliyorlar," dedi.
Veli, arkadaşları, Kocabaşların yeni havuzuna, havuzdan aşılıklara giden oluğa, o sabah bol bol suladıkları belli bahçelerine bakarak, Hasan'la Osman'ın yaklaşmalarını beklediler.
Hasan önde, Osman iki üç adım gerisinde, iki kardeş geldiler, havuzun beri yanında durdular. Hasan, soğuk bir suratla:
"Selamünaleyküm," dedi, sustu.
Bu karşılaşmadan canı sıkkındı.
Hasan'ın selamını eş soğuklukla aldılar.
Söze Veli Sarı başladı. Hafif bir baş işaretiyle havuzu gösterdi:
"Oldu mu bu Hasan Kocabaş?"
Hasan, anlamak istemedi:
"Olmayan ne ki?"
"Yaptığın doğru mu?"
Hasan, kolunu belli belirsiz az önce geldikleri yöne uzattı:
"Şunun şurası parmak kadar su! Kime önce? Bir havuz yap sen doldur, bir havuz yapsın senin altında Tahtacı Safi doldursun, bir havuz yapsın Tahtacı Safi'nin altında Gödenceli Halil doldursun, aşağıda havuza varacak su kalır mı?"
Hasan sıkılıyordu:
"Onun orasını ben bilemem!"
"Sen bilsen de bilmesen de olan bu! Niyetin ne? Yaz boyu havuzunu doldurup kendi fidanlarını sulamak, bizim bahçeleri kurutmak mı?"
Hasan, aşağıdaki havuza giden oluğu gösterdi:
"Su akıp gidiyor ya... Olanı bu! Akanı yine sizin.".
Sözü Veli aldı:
"Hasan, dedi, ben kendimi bildim bileli aşağıdaki havuzun suyu buradan gelir. Bu su aşağıdaki havuzun suyu! Akanı değil, tamamı aşağıdaki havuzun suyu! Bize danışmadan suyu kendine çevirmen hata.."
Hasan düşünmeden karşılık verdi:
"Bu su aşağıdaki havuzun suyu değil! Benim bahçemin suyu! Artarsa aşağıdaki havuza kalır.."
"Aşağıdaki havuzu ne demeye yapmışlar? O havuz orta malı. Demek ki suyu da orta malı... Bunca yıldır nereden dolar?"
"Ben onun orasını bilmem! Onun orasını havuzu yaptıran bilir! Benim bildiğim su benim bahçemin suyu. Havuzu ben yaptırmadım ki suyunu ben vereyim.."
"Su senin bahçenin suyu öyle mi?"
"Bahçemin suyu elbet! Bahçemin göbeğinden kaynıyor! Senin bahçende bir su kaynasa kimin suyu olur? Gelip de bahçendeki suyu havuza sal demeye benim hakkım olur mu?"
Veli'nin tutumu hiç değişmiyor, güneşten kavrulmuş yüzünden aklından ne geçtiği anlaşılmıyordu. Sesi ne yükseliyor ne de alçalıyordu:
"Senin sözün bu mu?" "Bu!" "Su senin malın öyle mi?" "Öyle ya, nasıl?" "Bizim bahçeler kurusun mu?" "Ben aşılarımı, bahçemi sularım, artarsa suyu salarım!." "Bir hafta on gün sonra, su azalınca, her gün böyle kendi havuzunu doldurursan salacak su kalır mı?" "Onun orasını ben bilmem!" "Bilirsin, bilmez olur musun!" "Ben fidanlarımı susuz bırakamam!" "Sen bırakmazsan biz de bırakmayız!" "Öyleyse bahçeler sizin, suyunu da siz bulun!"
Hasan'ın karşılığı Ethem Ölmez'in öfkesini taşırdı. Ethem, Veli'nin önüne geçti:
"Bu iş senin keyfine kalmaz!"
Hasan kıpırdamadı:
"Hakkınızsa alırsınız!"
Ethem sesini yükseltti:
"Alırız elbet! Hakkımız ya ne sandın? Buraya senden sadaka dilenmeye mi geldik?"
"Hakkınızsa hadi alın!"
Ethem, Hasan'ın üstüne atılmak istedi. Veli onu önleyerek, arkadaşlarını arkasına aldı. Hasan'a doğru bir iki adım ilerledi:
"Hasan," dedi, "dikleşmesen senin için iyi olur! Bahçelerimiz kurursa yanına kar kalmaz! Sonunda pişman olursun. Bunu iyi bil!"
Bu sözleri söylerken belki de Veli'nin belli bir kararı yoktu. Bahçeleri susuz kalırsa, ne o ne de arkadaşları, nasıl davranacaklarını, Hasan'a ne yapacaklarını düşünüp tasarlamamışlardı. Ama Hasan, uykusuz gecelerinde, kulağı su sesine takıldıkça, suyu kendi havuzuna çevirmesi yüzünden çıkacak bütün anlaşmazlıkları, komşularının yapabilecekleri bütün fenalıkları ölçmüş hesaplamıştı. İçi kuşkularla doluydu. Veli'nin belli belirsiz gözünü korkutmaya kalkışması, içindeki bütün kuşkuları uyandırdı. Sesi titredi:
"Kısmet neyse o olur! Kimin pişman olacağı şimdiden bilinmez!"
"Sen bilirsin. Günü gelince söylemedi deme!"
Kuşkuları bütün bütün yalım alan Hasan, sarardı, öfkesini tutamaz oldu. Veli ile arkadaşlarına geldikleri yolu gösterdi:
"Eksik olma. Benim aklım bana kumanda eder! Kimsenin aklına ihtiyacım yok benim! Sizin kendi işinizi de kendi keyfiniz bilir! Hadi, yolunuz açık! Elinizden geleni ardınıza koymayın."
Osman dingin, bağırıp çağıran ağabeyinin üç dört adım ötesinde, söze karışmadan bekliyordu. Canı sıkılmış, hoşlanmadığı bu tartışmanın daha fazla uzamadan kapanmasını isteyen bir duruşu vardı.
Veli'nin arkadaşları homurdandılar. Üçünün de yüzünü bir öfke bulutu sardı. Fakat üçü de ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sözü Veli'ye bırakmışlardı.
Veli:
"Görürüz!" dedi.
Arkadaşlarını geri çevirdi, yürüdüler.
Hasan, arkalarından bağırdı:
"Allahtan başka kimseden korkum yok benim! Allahtan başka kimse ile görülecek hesabım yok! Allaha bir can borcum var, onu da ne zaman dilerse alır."
Veli'yle arkadaşları, artan öfkelerinin hızlandırdığı adımlarla geldikleri yoldan geri döndüler. Uzakta, bahçelerinin içinde, kadınları çocukları toplanmış, onların geri dönmesini bekliyorlardı. Dördü, havuzun üst başında görününce, kadınlarla çocuklar az önceki tartışmanın sonunun neye vardığını anladılar.
Kadınların elleri ayakları öfkeyle titredi. Emzikli çocuklarını kolları arasında hırsla sıktılar. Kocabaşlara türlü lanetler, ilenmeler yağdırarak bahçelerinin sınırlarına doğru ilerlediler. Yaklaşan erkeklerine doğru bağırıp çağırmaya başladılar:
"Muhtara varın!"
"Candarmaya varın !"
"Candarmayı, muhtarı alın gelin!"
Veli'yle arkadaşları, havuzun üst başından, Bademler'e giden yolu tuttular.
Muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeleri, Veli'yle arkadaşlarının anlayışındaydı. Onlara göre de Kocabaşların bunca yıldır ortaklaşa kullanılan suyu kendi havuzlarına çevirmesinde bir haksızlık vardı. Öteden beri nasıl olagelmişse suyun gene öyle ortaklaşa kullanılması gerekirdi.
Gidenler az sonra yanlarında Muhtar, köy ihtiyar kurulundan iki üye, köy bekçisi ile birlikte Kocabaşların bahçesine döndüler.
Muhtar; Hasan Kocabaş'a suyu kendi havuzuna çevirmekle haksızlık ettiğini, salmasını söyledi. Hasan suyun tapulu malı olduğunu, kendi bahçesi içinden çıktığını anlattı. Muhtar bu açıklamayı kabul etmek istemedi. Aşağı yukarı önceki tartışmada Veli'nin dediklerini tekrarladı. Hasan, dediğinden dönmedi. Muhtara bu işe karışamayacağını, bu işe karışmanın görevi olmadığını söyledi. Muhtar daha da ısrar edince..
"Ortada muhtarın, bekçinin karışacağı ne var?" dedi. "Bizim hayvanlarımız başkasının malına girip zarar mı verdi? Biz başkalarının bahçesine girip malını mı çaldık? Bu işe hakim karışır. Su benim malım. Hakları varsa mahkemeye gitsinler."
Ertesi sabah Veli, yanında arkadaşlarıyla Urla'ya indi. İşi bir davavekiline açtılar.
Davavekilinin kırk yıla yaklaşan bir meslek hayatı vardı. Hiçbir davaya olur ya da olmaz diyemiyordu artık. Kanunlar, yüksek mahkemelerin kararları ne yolda olursa olsun, deneyleri her davada mahkemeden çıkacak kararı önceden kimsenin kestiremeyeceğine inandırmıştı kendisini. Türlü anlayışta hakimler görmüştü. Bilgili bilgisiz, duygularına kapılan kapılmayan hakimler görmüştü. Hatta bir dediği bir dediğini tutmayan, günü gününe uymayan, delilleri, kanının ısındığına başka, gözünün tutmadığına başka türlü yorumlayan, uygulayan hakimler görmüştü.
Veli'yle arkadaşlarının anlattıklarını dinledi. Köylülerin mantığına uygun konuşmayı doğru buldu. Anlatılanlara hak verdi. Biliyordu ki, ortada kaçınılmaz bir dava konusu vardı. Kendisi "olmaz, kazanamazsınız" diyecek olsa, Veli'yle arkadaşları başka bir davavekilinin kapısını çalacaklar, mutlaka bu davayı açacaklardı. Onlar için bu davada tek hak ölçüsü vardı: Suya olan ihtiyaçları! Kocabaşların suya ne kadar ihtiyaçları varsa onların da suya o kadar ihtiyaçları vardı. Sonunda bu dava kaybedilecek bile olsa, köylüler haklı olduklarına inanmaktan vazgeçmeyecekler, kabahati hakime ya da başka bir sebebe yükleyeceklerdi. Pazarlık ettiler. Veli ile arkadaşları davavekiline ortaklaşa elli lira ödeyebildiler. "Hele şu iş halledilsin" bu iyiliğin altında kalmayacaklarını söylediler.
Davavekili, hemen bir dilekçe hazırladı. "Kocabaşlar tarafından umuma ait suyun mecrasının değiştirildiğini" öne sürerek, müvekkillerinin bu yüzden uğradıkları zararı belirtti. Anlaşmazlığın önlenmesini, müvekkillerinin daha fazla zarara uğramamaları için de, mahkeme sonuna kadar suyun idaresinin bir 'emin kişiye' bırakılmasını istedi. Hakim, davavekilinin arkasından odasına giren, Veli'yle arkadaşlarının sıkıntılı yüzlerini, çaresiz hallerini görünce, dilekçede istenilen tedbir kararını kolaylıkla verdi.
Öğleden sonra, eski bir kaptıkaçtıya dolan, vekil, tutanak yazıcısı, Veli'yle arkadaşları, tekrar Kocabaşların damı önünde göründüler.
Tutanak yazıcısı, bir tutanakla mahkemenin kararını Hasan Kocabaş'a bildirdi. Suyun idaresini Kocabaş'ların sınır komşusu Tahtacı Safi'ye bıraktı.
Ertesi sabah Urla'ya inmek, Hasan Kocabaş'a düştü. İlçedeki tek avukata gitti. Durumu anlattı. Avukat, Kocabaşların tapusunu gördü.
Soracaklarını sordu, davayı aldı. Mahkemenin koyduğu tedbir kararına bir itiraz dilekçesi hazırladı.
Bir hafta sonra, mahkeme kurulu, anlaşmazlığı yerinde incelemek için geldiğinde, durum açıktı. Su, Kocabaşların tarlasının tapuda yazılı sınırlan içinden çıkıyordu. Kanunun koyduğu hükümlere göre, "Umuma ait değil" Kocabaşların malıydı.
Tarafların tapuları, geldileri de incelenerek yerine uygulanınca anlaşıldı ki, Kurtuluş Savaşından önce bütün bu yerler tek bir Rumun malıydı. Eskiden Rumun tek başına sahip olduğu çiftlik, Kurtuluş Savaşından sonra Kocabaşlarla öbür küçük ekiciler arasında bölüşülmüştü. Şimdi Veli'yle arkadaşlarının malı olan bahçelerini de sulamak için, büyük havuzu yaptıran o Rumdu. Hakim, tedbir kararını kaldırdı.
Kocabaşlar, suyu, mahkemenin ilk kararından beri kuruyan, kendi havuzlarına çevirdiler.
Temmuz çıkıyordu. Su, on gün öncesine göre yarı hızla akıyordu. Ertesi sabah boşaltacakları sırada havuzun henüz dolmadığını gördüler. Suyu aşağıya salmadılar.
O gün aşağıdaki havuza damla su düşmedi. Veli'yle arkadaşları boş yere havuzun başında dolandılar, suyun gelmesini beklediler. Hasan, ancak gecenin geç saatlerinde suyu aşağıya çevirdi.
İki üç gün sonra suyun hızı daha da kesildi. Su, artık sabahtan sabaha boşaltılan havuzu zar zor doldurabiliyordu.
Ağustosun ilk haftası sonunda, Veli'yle öbür bahçe sahipleri büsbütün susuz kaldılar. Bahçelerini sulayacakları saatlerde çaresizlik içinde kıvrandılar.
Susuz kalan bahçelerde, yeni açan fasulye, patlıcan çiçekleri kurudu, yapraklar uçlarından sararmaya başladı. Domates, biber fidanları dik duruşlarını kaybetti.
Ağustos ortasına doğru, bir gün Hasan Kocabaş, Osman'ı köye bakkaldan öteberi almaya gönderdi.
Osman, büyük havuzun üst başından geçen yoldan köye doğru ilerlediği sırada, oralarda dolaşan sığırtmaç çocukları gördü. Çocuklardan biri yerden bir taş aldı. Yayılan hayvanlara fırlatıyormuş gibi, Osman'a doğru savurdu. Taş, Osman'ın başı üstünden geçip iki üç adım ötesine düştü. Hemen onun arkasından atılan ikinci bir taş, Osman'ın yanından geçip bir erguvan kümesinin dallarını sarstı.
Osman duraladı, çocuklara doğru baktı, sonra bir şey demeden yoluna devam etti.
Çocukların Osman'a sataşmaları bu kadarla kaldı. Bu küçük olay gösteriyordu ki, komşularıyla aralarında başlayan husumet çocuklara kadar yayılmıştı. Ovada kış yaz, gündüzleri büyük havuza akan suyun sesi artık duyulmuyordu. Komşularının husumeti, bu sesin yokluğunun yarattığı boşluk içinde pusuya sinmiş, gittikçe büyüyerek öç alacağı günü bekliyordu. Karşıdan gözüne çarpan komşuların bahçelerinin görünüşü berbattı. Köye yaklaştığı sırada, köyden dönen Musa Öztürk'le karşılaştı. Osman sıkıldı. Çaresi olsa Musa ile göz göze gelmemek için yolunu değiştirecekti. Musa yanından kendisini selamlamadan geçti.
Köyde kimi görse kendisine soğuk davranıyor gibi geldi. Alışveriş ettiği bakkal:
"Ülen Osman," dedi, "konu komşu aranızda anlaşsanız olmaz mıydı? Böyle mahkemelere gidecek ne vardı?"
Bakkala ne karşılık vereceğini bilemedi. Mahkemeye giden, suyu bırakmak istemeyen kendisi değildi.
Düşmanlarının önünde ağasını yalnız bırakmak, tek başına kendisini temize çıkarmak da istemiyordu. Kızara bozara:
"Mahkemeye giden onlar oldu," diyebildi.
Dönüşte, kimse ile karşılaşmadan havuzun üst başına geçebilmek için adımlarını hızlandırdı. Ama o daha bahçelerin hizasına gelmeden Ethem Ölmez'in anası, çardağından fırladı, bağıra çağıra üstüne gelmeye başladı.
"Ülen Osman, sizde hiç vicdan, hiç hicap kalmadı mı? Bak, şu bahçeleri ne hale getirdiğinizi bir gör! Komşuluk hakkı nedir düşünmek kalmadı mı?"
Osman, başı önünde, bakmadan, karşılık vermeden kadının önünden geçti. Ardından hala onun ilenmeler yağdırarak bağırdığını, söylendiğini duydu. Dama dönünce, elindeki tuzu, pirinci karısına verdi. Ağası damdan iki yüz adım ötede, cebelde çalışıyordu. Bahçelerine, aşılıklara baktı. Fidanları, sebzeleri hep yeşilinden gülüyor, havuzları şarkı söylüyordu. Az ötede duran arık çapasını kaptı. Su yolunu aşağıya giden oluğa bağladı. Havuzun ağzını kapayan dayağı kavrayıp yukarı kaldırdı. Kaynaktan gelen suyu da oluğa çevirdi...
Az sonra suyun kış aylarındaki hızıyla aşağıdaki havuza vardığı duyuldu. Sığırtmaç çocuklar, "Su! Su!" diye bağrıştılar. Ellerindeki değnekleri savura savura, sıçrayıp bağrışarak havuza doğru koşuştular.
Bahçelerindeki çardaklarda kim varsa kopup geldi, havuzun başında toplandı. Kalabalık, kısa bir süre şaşkın şaşkın, oluktan havuza akan suyu seyretti. Birkaç dakika sonra suyun hızı hafifledi, gittikçe hafifledi. Yukarıda, Osman'ın açtığı havuz boşalınca, su kaynaktan çıktığı gücüyle akmaya başladı, parmak kalınlığına indi. Havuzun başında toplananlar aralarında bakıştılar. Birbirlerine söylemeseler de hepsinin aklından geçen düşünce birdi: "Bu kadar mı? Bu kadarı önce kime?"
Havuza dolan suyun yüksekliği bir karışı aşmıyordu. Onu da, havuzun kuruyan çamuru emecekti.
Kalabalığın şaşkınlığı çabuk geçti. Kısa bir an akıllarından geçen düşünce dağıldı. Suyun hızına bakarak kimsenin Kocabaşlara hak vermeye niyeti yoktu.
Aralarında Hasan'ın kötülüğü, Osman'ın iyiliği üstüne bir iki konuşma geçti. Derken, o parmak kalınlığında suyun da yukardan kesildiğini gördüler.
Osman'ın köyden döndüğünü, damın yanında dolaştığını karşıdan gören Hasan, işini bıraktı. Osman şöyle böyle beş dakikadır ortada yoktu. Ne yapıyordu? Kendisi cebelde ter dökerken, o karısıyla belki de dama kapanmıştı yine! Geceleri neyse ama, iş zamanı... Kıskançlığını yenemeyerek dama doğru ilerledi.
Osman'ı elinde çapa, damın önünde dikilir gördü. Küçük havuzları boştu. Bu kadarı da öfkesini boşaltmasına yetti:
"Ne yaptın?"
Osman oralı olmadı:
"Varsın bir günlük de onlar bahçelerini sulasın."
"Nasıl? Sen bana sormadan bu işi nasıl yaparsın? Su değil, ben onlara günahımı vermem! Bu kadar vekil, mahkeme masrafı ödedim. Ben neciyim burda? Eşek başı mı?"
Osman alttan aldı, ağasını yumuşatmak istedi. Komşularını düşman etmektense, yağmurlar gelinceye kadar, gün aşırı suyu aşağıya salmalarının daha hayırlı olacağını anlatmaya çalıştı. Bahar, az ötede, söze karışmadan tartışmalarını dinliyordu.
Hasan köpürdükçe köpürdü. Bağırıyor, çağırıyor, farkında olmadan bu bahane ile karısının önünde kendisinin kardeşine üstünlüğünü açıklamak istiyordu:
"Sen kimsin bana sormadan suyu aşağıya salacak? Sen bana akıl verecek kadar oldun mu? Küçük gibi küçüklüğünü bil! Komşular düşman olurlarsa bana olsunlar! Sen işine bak, o kadar. Sen, ben ne dersem onu yap! Ötesine karışma! Ağzımı açtırıp kötü kötü söyletme beni."
Arık çapasını kardeşinin elinden kaptı. Suyu aşağıya giden oluğa bağlayan arığı bozdu. Kaynaktan çıkan suyu da kendi havuzlarına çevirdi.
Bu aşırı öfke, Osman'ın sabrını taşıracak duruma geldi. Ağası hala söyleniyordu. Gürültüyü duyan çocuklar, tarlalarının alt başında birikmişti. Bu bahçe, bu aşılıklarda ağası kadar onun da hakkı vardı. Karısının önünde azarlanmak gittikçe onuruna dokunmaya başladı.
Hasan, havuzun başında doğrulmuş, bu kez çocuklara çıkışıyordu:
"Koşun, analarınıza, babalarınıza selam söyleyin! Burada Osman'ın değil, benim sözüm geçer! Suya ihtiyaçları varsa Osman'a değil, gelip bana yalvarsınlar."
Ağasına doğru yürüdü. Bahar, kendisini önlemek istedi:
"Bırak, deliyle uğraşma!"
Bir el hareketiyle Bahar'dan kurtuldu:
"Ağa," dedi, "benden su isteyen olmadı! Suyu ben istedim, ben saldım. Önüne gelene sataşıp durma!"
Hasan bu karşılığı beklemiyordu. Durakladı:
"Sen ne demek istiyorsun? Büyüğüne karşı mı geliyorsun?"
"Büyük gibi büyüklüğünü bil! Sen büyüksen ben de küçük değilim! Evli barklı adamım! Karımın önünde ettiğin lafı kulağın duysun.".
"Ben sana ne dedim ki?"
"Ne dedinse dedin, artık sesini kes!"
Kardeşi kendisinden güçlü kuvvetliydi. Huyuna gidildiği zaman yumuşak başlı, alçakgönüllü olduğu ölçüde, kızdığı zaman da gözü pek, atılgan olurdu. Kardeşinin onurunu az önce nasıl bile bile yaralamak yolunu tutmuşsa, şimdi de bile bile okşamak yolunu tuttu. Önce, bahçelerinin alt başında toplanan çocuklara doğru yürüdü:
"Ne dikiliyorsunuz orada be?.. Canına yandığımın veletleri, karşınızda seyir mi var?"
Çocukları uzaklaştıracak kadar zaman kazandıktan sonra geri döndü. Aralarında hiçbir kötü söz geçmemiş gibi Osman'a:
"Ben senin ağanım, dedi, benim sözüm seni incitmesin! Benim tecrübem elbette ki senden fazla! Böyle öfkelendiysem senin benim menfaatimiz için."
Havuzun alt başında toplanan kalabalık, Kocabaşların kavgasını çocukların getirdiği haberden öğrendiler. Suyu beklemekten ümitlerini kesince dağılmaya başladılar.
Ethem'in anası, çocukların anlattıklarını duydukça öfkelendi. Kadın, başları önünde, tarlalarına doğru ilerleyen erkeklerin önüne geçti:
"Siz de erkek olacaksınız sözüm ona! Bu iş erkek işi! O bodurun yanına bunu bıraktıktan sonra yazık sizin erkekliğinize! Çoluk çocuğunuzun nafakasını korumasını bilsenize!"
Erkekler aralarında konuştular. Veli Sarı:
"Onun da sırası var," dedi, sustu.
Ağustosun ikinci yarısı, Veli'yle komşuları için, mihnet öfke günleri oldu. Bahçelerindeki sebzeler, saplarına varıncaya kadar kurudu. Başka zaman bir tavuk girse koşup kovaladıkları bahçelerinde, şimdi başı boş bıraktıkları sağmalları, binekleri dolaşıyordu.
Havuzun çevresindeki narlar, susuzluktan çatlayıp yarıldı. Hayıtların nemi çekildi. Dereye inen küçük ördek sürüleri, boş yere uzun süre su arandıktan sonra, derenin üstünü örten yabanıl sarmaşık kümelerinin gölgelerine sığınıyor, güneşin hızı geçinceye kadar gölgeliklerde kalıyordu.
Veli, bahçesini karşısında yanar kavrulur gördükçe daha az konuşur oldu. Sabahtan akşama, ağzı dili kenetli, bir ağacın dibinde düşünüyor, düşünüyor, geceleri kolay kolay gözüne uyku girmiyordu.
Hasan Kocabaş, bütün bir yıllık emeğini kurutuyordu. Sofrasının bereketini kurutuyordu. Çoluk çocuğu ile belleri üstüne eğilip yetiştirdikleri, emek verdikleri ne varsa kurutuyordu. Hasan Kocabaş'ın ona ettiğini, o da Hasan Kocabaş'a edecekti. Sırası gelsin, Kocabaşların hala bahar ortasındaymış gibi yeşil duran bahçesini kurutacaktı! Hüseyin'le, Musa'yla, Ethem'le bir araya geldiklerinde, onları da başları önünde düşünceli görüyordu. Her biri, karşılaştıkça, üzgün, keyifsiz, gözünün içine bakıyor, ne diyeceğini bekliyor, sonra, bir şey demeden susuyorlardı.
Eylül ortalarında ovaya ilk yağmur düştü. Hafta geçmeden ikinci yağmur düştü. Kuraklık sözleri unutuldu. Yeniden çiftler koşuldu. Nadaslar hazırlandı.
Veli'yle arkadaşları, bahçelerinin ortasındaki çardaklarından, derenin alt başında, birbirine komşu damlarına taşındılar. Artık geceleri yataklarında gök gürültüleri işitiyorlardı. Dereler su tutmaya başlamıştı. Yanından geçenler büyük havuzu her zaman dolu görüyordu.
Güz ayları boyunca, bu anlaşmazlık unutulmuş gibiydi. Ocak başlarında bir sabah, Veli Sarı, gün doğmadan eşeğine binmiş, oduna gidiyordu. Çiftesi omzundaydı. Zağar kırması dişi köpeği eşeğinin arkası sıra geliyordu. Veli, Kocabaşların bahçesinin yanından geçtiği sırada, Kocabaşların gündüz bağlayıp gece başıboş bıraktıkları iri çoban köpeği, üç beş sıçrayışta bahçeden yola çıktı, zağarın kuyruğuna takıldı.
Veli, Kocabaşların damına doğru baktı. Görünürlerde kimse yoktu. Daha uyuyor olmalıydılar. Hemen verdiği bir kararla topuklarını hayvanın karnına indirdi, zağarını çağırdı. Hayvan, yürüyüşünü hızlandırdı.
Kocabaşların köpeği ile oynaşmaya başlayan zağar, sahibinin çağırdığını duyunca koştu, hayvanın peşine takıldı. Kocabaşların köpeği zağarın ardına düştü.
Böyle bir çeyrek, yirmi dakika gittiler. Tekebaşı'nın gerisine düşen boğazı dolandılar. Boğazın sonunda, Veli eşeğinden indi. Çiftesini omuzladı. Durmadan zağarına aşmaya çalışan köpeğin başına nişanladı, boşalttı. Köpek, ulumaya sıra kalmadan yere yıkıldı, bir iki debelendi, cansız kaldı.
Veli, oyalanmadan hayvanına bindi. İki saat sonra, geldiği yönün tam tersinden, Bademler'in gerilerine çıktı. Oralardan yaptığı bir yük odunla ikindiye doğru damına döndü.
O gün, kuşluğa doğru, Hasan'ın, Osman'ın, Bahar'ın tarlalar, bahçeler arasında dolaştıkları, "Arap, Arap!" diye ünleyip köpeklerini aramaya çıktıkları görüldü. Karşılaştıkları kimseler, onların aramalarıyla ilgilenmiyor, onlar da kimseye Arap'ı görüp görmediğini soramıyorlardı. O günün akşamına kadar, Kocabaşlar köpeklerini aramadık yer bırakmadılar. Tekebaşı'ndan, kuzeyde Ayrandere'ye, batıda Seferihisar şosesine kadar, bütün damların çevrelerine dolandılar, geri döndüler, yine aşağılara yayıldılar, fayda etmedi.
O gün, bütün ova öğrendi ki, Kocabaş'ların bahçesinin bekçisi, bahçelerine kimseyi yaklaştırmayan o ünlü çoban köpeği kaybolmuştu. Ertesi gün öğleden sonra, Tekebaşı'ndaki cebelin gerisinde, havalarda kuzgunların dolaştığını gören Hasan, Arap'ın izini buldu. Sırtlanlar, kuzgunlar Arap'ın leşini didik didik etmişti.
Haber duyuldu. Ovanın, Arap'ın gücüne hayran çocukları, aralarında, hayvanın kurt, sırtlan sürüleriyle boğuştuğunu, kurtları, sırtlanları ta öldüğü yere kadar kovaladığını, oralarda kıstırılıp boğazlandığını konuştular. Ama büyükler bu yoruma inanmadı.
Daha leşini bulamadan, köpeğini düşmanlarının öldürdüğü Hasan Kocabaş'ın içine doğdu. Leşini bulduğu zaman, hayvanın kafa kemiklerinin paramparça olduğunu gördü. Bu işaret Hasan Kocabaş'a yetti. Düşmanları damına yaklaşıp öç almak istiyorlardı. Köpeğini ortadan kaldırmakla işe başlamışlardı.
Boğazdan dama dönünce, Hasan durumu kardeşine açtı. Bu iş Veli Sarı'nın işiydi. Yeni bir köpek bulup, damlarına alıştırıncaya kadar, geceleri nöbetleşe, mallarını, canlarını kollamaları gerekti.
Damda iki silahları vardı: Biri kırma bir çifte; öbürü babadan dededen kalma eski bir gra tüfeğiydi. Çifte, damın iç bölmesinde, Osman'ın yattığı odada duvara asılıydı. Ruhsatı Hasan'ın üstüne çıkarılmıştı. Gra, bulundurulması yasak silahlardan olduğu için dışarıda, ahırın kirişleri arasında saklı duruyordu.
O gece, iki kardeş silahlarını yerlerinden indirdiler. Sildiler, hazırladılar, sıkılarını yokladılar.
Hasan ne kadar telaşlı ise, Osman o kadar durgundu. Bu hazırlık ona gereksiz görünüyordu. Kimseye fenalık etmeyi düşünmediği için kimseden de fenalık beklemeyen bir yaratılışı vardı. Nöbet sırası önce ona düştü. Eline silah falan almadan damın yakınlarında biraz dolaştı, sonra geldi, damın kapısı önünde durdu.
Hasan, nöbet sırası gelinceye kadar uyumak için yattı. Ama yine uyuyamadı. Kardeşinin tehlikeyi umursamaz görünen davranışı yüzünden içi rahat değildi. Bir ara, ona çifteyi yanına almasını söyleyecek oldu. Kardeşi önemsemeden "Gelen olursa alırım" diye karşılık verdi.
Yeniden uyumaya çalıştı. Bu kez, iç bölmede yalnız kalan Bahar'ın durmadan yatağında sağa sola dönüşüne, derin derin iç çekişine aklı takıldı. Yine Bahar'ın çırılçıplak görüntüsü yanı başında belirdi. Saatler sonra, Osman nöbeti ona devretmek için içeriye girdiği sırada gözleri hala açıktı. Kendisi, damın kapısı önüne çıkınca, iç odada yine her gece uykusunu kaçıran solumalar, gürültüler başladı. Kapının önünden uzaklaştı. Yakınlarda bir süre dolaştıktan sonra döndü, iç bölmeden gelen o sesler şimdi yine kesilmiş, sevdalıların düzgün soluk alışları duyuluyordu.
Ertesi gece, daha ertesi gece hep böyle geçti. O nöbete çıktıkça, Osman karısıyla sevişti, uyudu, o sabahlara kadar uykusuz kaldı.
Üç gece damlarının yakınlarında en küçük bir karaltı görünmedi. Dördüncü gece, Osman ona nöbeti devretmeye geldiği sırada gözlerinden uyku akıyordu. Yatağından güçlükle kalkabildi. Uykusu açılsın diye bir süre damın önünde dolandı. Sonra dayanamadı, damın kapısını açık bıraktı, dönüp yerine uzandı, uyuyakaldı.
Uykusu ne kadar sürdüyse sürdü. Rüyasında, yazın sularını kestiği düşmanlarının, omuzlarında boş bir tabutla damın açık kapısından içeri girerek kendisine yaklaştıklarını görürken yatağından sıçrayarak doğruldu. Odanın karanlığı içinde gözlerini açık duran kapıya dikti. Kapı boşluğu gecenin karanlığı ile doluydu. Kapının kanadı, dışardan giren rüzgârla, boşlukta hafif hafif sallanıyordu.
Karanlığı dinledi, iç bölmeden, kardeşi ile karısının düzgün soluk alışları geliyordu... Dışarıda, suyun, yaprakların hışırtısı... Daha da kulak kabarttı. Suyun, rüzgarın alışık olduğu uğultusu arasında yüreğini daraltan bir fısıltı dolaşıyordu... Arada gevrek bir dal çatırdısı... Bir dal kümesinin sarsılıp sessiz kalması...
Yerinden fırladı. Damın önüne dikilip karanlığa gözlerini dikti. En hafif çatırdılara kulak verdi: Aşılıklarda birileri dolaşıyordu.
Kedi kadar kuvvetli gözleri, aşılıkların arasında, yan yana ilerleyen iki karaltıyı seçmekte gecikmedi. Hızla dama döndü. Osman'ın yattığı bölmeye geçti. Osman'ı, uykuda Bahar'ın beline sardığı sevdalı kolundan çekip uyandırdı:
"Kalk," dedi, "gavurun enikleri zarara gelmiş, aşılıkları buduyor." Osman yerinden sıçradığı sırada, döndü, damın dış kapısı ardında duran grayı kavradı. Granın fişeklerini çıkın ettiği mendili kaptı, dışarı fırladı. Grayı karaltılara doğru boşalttı.
Silah sesi, tepelere çarptı. Vuramamıştı.
Karaltıların sindiğini gördü. Daha aşağıya nişan alarak ikinci bir el ateş etti.
Karanlıktan, damlarına doğru çevrilen bir çifte patladı. Patlama, damın duvarında tok bir ses çıkardı. Duvardan bir parça sıva koptu, yere düştü. Osman, pantolonunu ayağına çeker çekmez, kendisine kalan çifte ile fişekliğini kaptı, ağasının yanına koştu.
Karaltılar, eğilerek aşılıkların gerisine doğru kaçıyordu.
Hasan bir daha ateş etti, bir daha... Karanlıkta gezi, arpacığı ayarlayacak hali yoktu. Namluyu kararlamasına doğrultup tetiği çekiyordu. Osman, çiftesini iki el boşalttı.
Karaltılar siniyor, ateş edildikten az sonra, yeniden kımıldayıp kaçmaya başlıyordu.
İki kardeş karaltıların peşine düştüler.
Karaltılar, yüz yüz elli adım önlerinde, aşılıktan çıkıp fundalıklara daldı. Oradan kendilerine doğru, bir çifte, iki el daha boşaltıldı.
Hasan ile Osman, aşılıkların içinden ateş edene doğru ilerlediler.
Yetiştirdikleri bütün aşılar, zeytinler, şeftaliler, kayısılar, incecik gövdelerinden ikiye biçilmiş, bütün fidanların üst kısımları diplerine devrilmişti. Karanlıkta, ayakları, gövdelerinden ayrılmış dal kümelerine dolandıkça, ikisinin de gözleri hiçbir tehlikeyi görmez oldu. Fundalıklara doğru öfkeyle atıldılar.
Karaltılar, fundalıkların arasında bir daha doğruldu. Geriye tepeye doğru kaçmaya başladı, ikisi de silahlarını doldurup, karaltılar ortaya çıktıkça boşalttılar.
Bu silahlı çarpışma, bir çeyrek, yirmi dakika kadar sürdü. Kaçan karaltılardan biri düştü, bir daha kalkmadı. Öbürü, bir süre sonra, bir daha sıçradı, beş on adım kaçtıktan sonra eğildi, bir daha doğrulmadı. Funda kümelerinin arasında, onun yerini kestirebilmek için, günün ilk ışıklarına kadar beklediler. Her kımıldanan çalının dibine ateş ettiler. Karaltı görünmedi. Sonunda ortalık yeni yeni ağarırken, tüfek atımı uzaklığından çıkmış birinin fundalıkların gerisinde, tepeyi aşıp, gözden kaybolduğunu gördüler.
Gün doğarken, hemen bütün ova halkı, Kocabaş'ların aşılığı içine dolmuştu. Kalabalık, harap olmuş aşılıkların arasından ilerledi, fundalıkları taramaya başladı. Çok geçmeden bir çalı kümesinin dibinde kan izleri, kan izlerinin ilerlediği yönün beş on adım ötesinde, katılaşmış parmakları arasından bırakmadığı çiftesiyle, Veli Sarı'nın ölüsü bulundu.
Daha sonra, tepeye kadar bütün fundalığı taradılar. Veli Sarı'nın arkadaşının izini bulup çıkaramadılar. Fundalıklar arasından birinin sürünüp kaçtığı, ezik, bir iki daldan anlaşılıyordu. Ezik dalların dibinde çamurlu ayak izleri vardı. Daha ilerde, fundalıkların bitiminde, çakıllık, taşlık, kekikliklerin başladığı bölgede, bu ayak izleri de seçilmez oluyordu.
Veli Sarı'dan başka, bütün köy, bütün ova halkı orada hazırdı. Hüseyin, Ethem, Musa, susmuş, olanlara bakıyorlardı.
Kuşluğa doğru, savcı, hükümet doktoru, jandarma komutanı, jandarmalar geldi.
Doktor, Veli Sarı'nın ölüsünü gördü. Sol omzunun gerisinden, omuzunun bir karış altından giren bir gra kurşunuyla öldürüldüğünü saptadı. Gömülmesine izin verdi. Veli Sarı'nın karısı, yakınları, ölüyü teslim aldılar.
Kocabaşların, bahçelerinin durumu, zararları üstüne bir tutanak düzenlendi. Veli Sarı'nın çiftesine, Kocabaşların silahlarına el konuldu.
O kalabalıkta Kocabaşların ilk ifadeleri alındı.
Savcı önce Hasan'a:
"Nasıl oldu, anlat," dedi.
Hasan, komşularıyla aralarında su yüzünden çıkan anlaşmazlıktan başladı. Mahkemenin kararını, dört gün önce köpeklerinin öldürülmesini, köpeklerinin öldürülmesi olayını düşmanlarının öç almak için hazırladıklarına yorduklarını, dört gecedir kardeşi ile nöbetleşe mallarını, canlarını beklediklerini anlatmaya koyuldu. Sözü uzatıyordu. Savcı:
"Bırak şimdi bunları," dedi. "Dün gece nasıl oldu? Veli'yi nasıl öldürdünüz onu anlat! Bunları sonra da anlatırsın.".
"Dün gece nöbet bendeydi. Uyumuşum. Dört gecedir gözümü kırpmamıştım. Bir ara bir gürültü duyar gibi oldum. Ben damın önüne çıktım ki aşılıklarda karaltılar dolaşıyordu. Ben damın önüne çıkınca üstüme bir silah atıldı. İçeri kaçtım. Osman'ı uyandırdım. Biz de silahlarımızı kaptık, aşılıklarımıza girenleri kovalamaya başladık. Onlar silah atınca biz de attık...
Savcı, burada, Hasan'ın sözünü kesti. Silahların durumunu gözden geçiren jandarma komutanına döndü. Komutan, Veli Sarı'nın ölüsü yanında bulunan silahın atılmış olduğunu söyledi. Damın yan duvarından düşen sıva parçaları da Hasan'ın dediklerini doğruluyordu.
Savcı, Hasan'ın sorgusuna devam etti:
"Başka?"
"........"
"Başka bildiğin yok mu?"
Hasan omuzlarını kastı:
"Başka ne olsun bey? Gerisini gördünüz."
Savcı, sertleşti:
"Veli'yi hanginiz öldürdünüz? Onu söyle!"
Hasan, ezilip büzülmeye başladı, adeta küçüldü:
"Vallaha bilmem ki bey," dedi, "biz kimseyi öldürelim demedik! Gelenlerin kim olduğunu bildiğimiz yoktu. Karanlıkta rasgele ateş ettik. Malımıza, canımıza zarar gelmesin, düşmanlık edenler zararlarında ileri gitmesin, yılsın dedik... Biz bu bahçeyi bu hale getirinceye kadar bir gün dur otur nedir bilmedik... Bize de günah değil mi hakim bey? Bu yapılan vicdana sığar mı?"
Doktor, savcı, komutan bakıştılar. Gözlerinin önündeki bahçenin görünüşü, en az ölenin görünüşü kadar yürekler acısıydı.
Savcı kısa bir susuştan sonra:
"Peki bu silahların damınızda işi ne," dedi.
Hasan, soruyu yadırgamamış göründü:
"Çiftçi evi bey! Allahın kırında silahımız olmasın mı? Çiftçi evinde silah bulunmadan olur mu?"