“Roman bir derinlik araştırmasıdır”

1/4/2007 · Kategori: Arastirma

“Roman bir derinlik araştırmasıdır”
İbrahim Yıldırım

Batur Fatih İlhan


Vatan Dersleri’nin ilk romanı olan Hal ve Zaman Mektupları kasım ortalarında yayımlandı ve daha çok niteliksiz aydınlar ile köy enstitüsü konuları çevresinde değerlendirildi. Oysa romanın kurgudan zaman kullanıma kadar çok değişik özellikleri var. Romanınızın sözünü ettiğim bu iki konuya indirgenmesi için söyleyecekleriniz nelerdir?
Hayır, ben bu değerlendirmeleri indirgeme olarak görmüyorum. Bunlar doğrular içeren ilk saptamalar; yazarın ne yazdığını kavramaya, anlamaya çalışan iyi niyetli belirlemeler. Zaman içinde romanın diğer yönlerine ve nasıl yazdığına eğilenler de olacaktır. Bütün iyi niyetimle böyle düşünüyorum.

Hal ve Zaman Mektupları yedi ana kısımdan oluşuyor ve hepsinin başında “içindekiler” olarak değerlendirilebilecek bir bölüm var. Ayrıca ana kısımlar kendi aralarında bölümlere, bölümcüklere ayrılmış. Bu yöntemi kurgu mu zorunlu kıldı?
Ben yaşamın, insanın ve ülkemin çoğulluğunu, o muhteşem kargaşasını yansıtacak bir kurgu tekniği aradım ve bunun için çok uğraştım. Sonunda tanımlamaya çalıştığınız yapıyı uygun buldum. Çünkü bu biçimsel ayrışım; çoksesli düşünmeye çalışan bir romancının, çoksesli yazı tekniğine çok uygundu. Ben, romanın –ve doğal olarak roman kurgusunun– bir keşif çalışması olduğunu da düşünüyorum. Çoksesli düşünmeye çalışan birinin geleneksel romanın düz çizgi üzerinde ilerleyen tahkiyesini yeğlemesi doğru olmazdı. Bunu yeğlese belki her şey çok daha kolay olur, ama yeni bir şey yapmış olmazdı. Dahası ben, ülkedeki muhteşem kargaşanın –buna karnaval da diyebiliriz– düz çizgi üzerinden gidilerek ya da yüzeyde dolaşarak anlatılabileceğini hiç sanmıyorum.

Uyguladığınız yöntem ya da kurgu size başka olanaklar da sağlamış olmalı?
Evet, bu kurgu gel gitler yapmaya med cezirler oluşturmaya yaradı. Böylece takvim ve saatle ölçülen matematiksel zamanın dışına çıkabildim. Bir anlamda ülkemin ve insanların bilincindeki karmaşık zamanın içine dalmaya çalıştım... “Dalmaya çalıştım” dedim çünkü roman benim için ne üzerinde dolaşılacak çizgidir ne de yüzey gezintisidir. Roman doğrudan doğruya bir derinlik araştırmasıdır. Öykü çizgisel anlatıma daha yakın bir türdür, yüzeyde durmayı sever. Yapısı gereği böyle olması da gerekir. Çünkü bir “an”dır, bir “durum”dur ya da bir “çakıntı”dır. Ama derine inilmeden, derinleşemeden roman yazılmaz. Roman “an”lar, “durum”lar ve “çakıntı”lar toplamıdır.

Bu romanda da gerendiumlara yani zarf fiillerine yer yer rastlıyoruz. Bunu bir üslup olarak görebilir miyiz?
Zarf fiiller yani ulaçlar öykülerim dahil, yazdığım her metne sızıyor. Hal ve Zaman Mektupları’nda ise kendiliğinden önem kazandı. Roman kahramanının kendini “vav” harfine ya da virgül’e benzettiğini ve bazı şeyleri virgülden sonra gelen “öteki”yle ilişkilendirdiğini düşünürsek, “ıp - ıp” diye hareket eden ulaçlar niye virgülsüzlüğü imliyor olmasın. Söylediklerimi zorlama bir açıklama olarak görüyorsanız, zarf fiilleri Osmanlı düzyazısına gönderme olarak da düşünebilirsiniz: Virgülsüzlük! Söylediğim gibi zarf fiilleri kullanmayı önemsiyor, seviyorum. Böylece yazılarıma hız ve hareket kazandırdığımı düşünüyorum. Ya da sanıyorum!

Siz öyküyle de ilgilenen bir romancısınız, az önce öykünün çizgisel anlatıma yakın bir tür olduğunu söylediniz. Biraz da roman- öykü ilişkisi üzerinde durmak istiyorum…
Şu ana kadar dört romanım, iki de öykü kitabım yayımlandı. Öykü, çok önem verdiğim, üzerinde düşündüğüm, hakkında yazdığım, kuramlarını, kurallarını tartışmak istediğim bir tür. Nicelik açısından bakıldığında verimli bir öykücü olduğum söylenemez: Okura ulaşan, iki kitabımda yalnızca on onbir öykü var. Otuz yıldır öyküyle uğraşan biri için iyi bir sonuç değil bu. Bunun iki nedeni var: Birincisi, yazmaya değil ama yayınlamaya uzun süre ara vermem. İkincisi, 1997 yılından bu yana yoğun olarak romanla uğraşmam. Sanırım ben öyküler de yazan bir romancıyım. Fakat öyküyü önemsiyor ve bu türü düzyazı laboratuarı olarak görüyorum. Çünkü öykü, kural tanımazlığı, başına buyrukluğu ve kısalığı dolayısıyla deney yapmaya çok uygun bir tür. Öte yandan öyküye yakın olan tek tür bence roman. Öykünün şiir, denemeye yakınlaştırılmasını, bambaşka alanlara kaydırılmasını doğru bulmuyorum.

Öykünün bir anlamda romana hazırlık aşaması olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Roman ve öykü birbirlerine yakın olsalar da iki ayrı tür. Öykü yazan romancılar da var, romanı deneyen öykücüler de. Söylediğim gibi ben öyküler de yazan bir romancıyım. Ama edebiyata şiir, öykü ve deneme ile başladım. Çünkü genç bir edebiyat tutkulusu olarak, edebiyat dergilerinde yer almak istiyordum. Bunun yolu da şiir öykü ve deneme yayınlamaktan geçiyordu. Zaman içinde şiirden çok öyküyü benimsedim. İlk kitabım öyküler toplamıydı. Ben de deneyler yaptım, öyküyü laboratuar olarak kullandım, ama öyküye asla ihanet etmedim; bu türün nesnel belleğini zaafa uğratmamaya çalıştım… Öykünün romanın hazırlık aşaması olduğu söylenir durur. Bunda doğruluk payı mutlaka var. Bir öykü yazarının tahkiyesini öyküyü kullanarak geliştirmesi, yetkinleşmesi giderek genişleyip romana ulaşması niye mümkün olmasın. Evet, öyküyü ısrarla şiire yakınlaştırmaya çalışanlar var ama o şiirden çok romana yakın. Bir yazımda vurgulamıştım, öykü giderek kısalıyor, satıra dönüşüyor; roman kitap olarak kalacak, öykü ise kitaplaşsa da dergi sayfalarına ait bir tür. Ben modern öykünün kurallarının sınırlı dergi sayfalarına göre oluşturulduğunu düşünüyorum. Öte yandan roman ile öykü yakınlığının bir nedeni de tahkiye. Her ikisi de hikâye etme, öyküleme üzerine kuruluyor, biçimleniyor.

Romanlarınızda, öykü adacıklarının yanı sıra şair İbrahim Yıldırım’dan da izler var…
Çok az şiir yayınladım. Birkaç şiir ve hemen vazgeçtim. Çünkü edebiyat ortamımızda şiirden çok şair olmaya önem veriliyordu. Kendime ve şair arkadaşlarıma haksızlık etmek istemedim. Usulca uzaklaşıp, öyküye yöneldim. Romanlarımdaki, öykülerimdeki izler şair İbrahim Yıldırım’ın değil, şiir yazmaya kalkışan birinin izleridir. Ama şunu da vurgulamalıyım, bu izler şiirle ilgilidir bilinçsizce yapılan şiirsellikle değil. Bu tür şiirsellik romanı, en çok da öyküyü tehlikeli sulara çeken bir eğilimdir… Belki de yanlış ama ben böyle düşünüyorum.

Şiirselliğin öyküye romana ne gibi zararı olur?
Bilinçsizce yapılan ya da yetkin olmayan şiirsellik –bence– öncelikle kullanıldığı türün içini boşaltır, o türü bambaşka yerlere götürür. Hele şiir konusunda yeterli donanıma sahip olmayan biri için bu büyük risktir. Bir yazımda söz etmiştim: Şiir büyük oyuncudur, kendisini tanımayanla kedi fareyle oynar gibi oynar. Böylece ortaya adlandırılamayan, tanımlanamayan metinler, şiirimsi öyküler, şiirsel romanlar çıkar. Kısacası öyküyü, romanı, şiire yaklaştırmaya çalışmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Artık “düzyazışiir”, “aforizma”, hatta “şiirsel” roman gibi tanımlara alışmalı; her kısa metnin öykü, her uzun metnin roman olmadığını kabul etmeliyiz. Ölçülerimiz kesinlikle kısalık ve uzunluk olmamalıdır.

Kısalık-uzunluk üzerinde biraz durmamız gerekiyor sanırım…
Bütün bu söylediklerim benim öykü-roman anlayışımla ilintilidir. Ben şöyle düşünüyorum: Ülkemizde yüzlerce sayfalık kısa öyküler –de– yazılıyor ve bu metinlere roman deniyor. Öte yandan kimi zaman elli sayfalık bir metin, gerçek roman olabiliyor. Ölçümüz kesinlikle kısalık ve uzunluk olmamalı. Bu tür bir tasnif kafaları karıştırıyor. Başka türlü tasnifler yapmalıyız. Evet, roman uzundur ve kitaptır. Ama kitaplaşan her uzun metin en azından benim için roman değildir. Birtakım vehimlerle, belirlemelerle hareket edilmemeli. Bir metnin yazınsal değeri çok yüksek olabilir, ama bu onun roman ya da öykü olmasını gerektirmez. Bir de romanı küçümseyen, tüketim nesnesi olarak görenler var. Bu tutum beni çok rahatsız ediyor. Romanın modern toplumun destanı olduğu söylenmiştir. Bence roman, postmodern dönemin de destanı olacak. Romanın dönüştürmeye tanıklık etme gücü de unutulmamalı. Yıllar önce kötü niyetli olmasa da yapılan bazı hatalı yorumlardan en çok zararı roman gördü... Şiir her şeydir, öykü iyi bir şeydir, roman hiçbir şeydir, çünkü kolay yazılır, tüketim nesnesidir. Bu tür belirlemelere kesinlikle katılmıyorum.

Peki sizce roman nasıl bir şeydir?
Roman benim için edebiyatın ta kendisidir. Hatta edebiyattan öte, büyük çaba gerektiren bir çalışma, bir eylem türüdür. Çok büyük bir ön hazırlık evresi gerektirir, Vatan Dersleri’ni yazarken binlerce sayfa ön okuma yaptım, yüzlerce sayfa not çıkartıp, ön metinler kaleme alıp, derinleşmeye çalıştım. Ardından yıllarca süren bir yazma uğraşı geldi. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü romanın toplumu ve hayatı dönüştürebilecek tek yazınsal tür olduğunu sanıyorum. Bu bir sanı da olsa, benim gibi düşünmeyenler de olsa ben buna inanıyor, roman yazmak için çaba harcıyor, türe hak ettiği önemi vermek için çalışıyorum. Çünkü romanın en azından beni dönüştürdüğünü biliyorum. Bu yüzden romanın tüketim malı olarak görülmesinin küçümsenmesine tepki gösteriyorum. Bir çırpıda yazılmış uzun metinlere ve şiirsel ataklara roman denmesi de vahim bir hata! Bu tür kitaplar iyi edebiyat diye tanımlanıyor. Yazar için gönül okşayıcı bir söz, ama yeterli değil. Çünkü iyi edebiyat diye nitelenen her uzun bir metnin, roman olması gerekmez.

Siz uzun yazan, hatta dizi oluşturan bir romancısınız. Vatan Dersleri’nden önce, Eylül’den Sonra adlı bir üçlemeniz var. Bu bir tercih mi?
Vatan Dersleri’nin üçleme olarak algılanması benim hatam. Bir söyleşide, Hal ve Zaman Mektupları’nın ardından, Ölü Bir Zamana Ağıt’ın yayımlanacağını söylemiş ve ileride aynı üst başlık altında üçüncü bir roman daha kotarabileceğimi belirtmiştim. İkinci Vatan Dersleri büyük olasılıkla 2007’de okura ulaşacak. Ve hemen ardından şimdilik “Sirkeci-Halkalı” adıyla kodladığım kas yapılı, kısa ve yoğun bir romanı gündeme alacağım; ardından özlediğim öyküye yöneleceğim. Böylece üçleme belirlemesini kırmaya çalışacağım. Doğrusu üçlemeler oluşturmak çekici ve değişik geliyor, ama yalnızca böyle bilinmek de istemem. Öte yandan Eylül’den Sonra üst başlığı altında toplanan üç romanın bir dönemi anlatmaktan başka birbirlerine benzer yanları yoktur. İster ikili, ister üçlü olsun aynı şey Vatan Dersleri için de geçerli. Romanlarımın her biri birbirinden bağımsız bütünlerdir.

Vatan Dersleri’nin ilki olan Hal ve Zaman Mektupları’nda köy enstitüleri ve aydın sorunu öncelik taşıyor… İkinci roman aynı izlekler çevresinde mi gelişecek?
Bunlar da olacak ama her iki romanın yalnızca bu konular çevresinde değerlendirilmesi doğru olmaz. Çünkü her ikisi de çoksesli metinler. Başka tür okumalara da açıklar. Başta da söylediğim gibi bütün iyi niyetimle romanın diğer özelliklerine değinilmesini bekliyorum. Ayrıca, sözünü ettiğiniz konular, Ölü Bir Zamana Ağıt’ta başka boyutlarda tartışılacak.

Hal ve Zaman Mektupları’nda yüz yıllık bir Türkiye görünüşü/portresi resimliyorsunuz. Bu resmi yaparken, politize olmamayı ve büyük bir cinayetin ipuçlarını edebiyatla vermeyi nasıl başardınız?
Başarılı olup olmadığım konusunda bir şey söyleyemem. Ben yalnızca yazıyorum. Gördüklerimi, öğrendiklerimi, hissettiklerimi ve hayallerimi aktarıyorum. Kısacası yaptığım yalnızca şu: Romanlarımın kahramanlarına kendi görüşlerimle müdahil olmamaya çalışıyorum. Söylediğim gibi, başarılı olup olmadığımı görmek ve söylemek eleştirmenlere ve okurlara düşer. Ancak her ne kadar müdahil olmasanız da hisleriniz ve hayalleriniz bir metne sızıyorsa –bir anlamda– müdahil oluyorsunuz demektir. Ben müdahaleyi en aza indirmek için çaba harcıyorum. Hepsi bu! Öte yandan, sizin büyük cinayet dediğiniz şey sanırım romanda işlenen cinayet değil; aydınlarımızın ülkelerini tanımamakta, çağı kavramamaktaki ısrarlı tavırları olmalı… Evet, bu tavır büyük cinayet olarak da nitelenebilir: Hayat bilgisi eksik, halktan kopuk, ülkesini yaşadığı şehir sanan, yorumlarını bu zemin üzerinde yapan aydınlar, –iyi niyetli olsalar da– farkına varmadan günah işliyorlar bence. Bizim Tanzimat’tan beri sorunumuz bu: Yarım kalmış, niteliksiz aydınlar yüzünden, ülke de yarım kalıyor, bir türlü tamamlanamıyor. Bunun ipuçlarını Hal ve Zaman Mektupları’nda vermeye çalıştım, Ölü Bir Zaman’a Ağıt’ta anlatmaya devam edeceğim… Bu arada şunu belirteyim: Ben Vatan Dersleri’nde, bir yüzyılı anlatmaya çalışıyorum. Romancının nesnesini dilin yanı sıra anlatmak olduğu kanısındayım. Bir zamanı ya da zamanları anlatmaya kalkışmak yeni baştan yaşamak anlamına da geliyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

1 yorum yazılmıştır

Yazan:Mansur | Tarih: 11/7/2007
Konu: Sevgilerimle

En güzel günlerde kalmanız dileğimle

Senin Olsun

Kalbini gönlünü, al götür benden,
Aşkını başına, çal senin olsun.
Hayat mı beklenir ölü bedenden,
Bulursan canımı, al senin olsun.

Ne kıymet ne vefa, hep çile verdin,
Bitirdin ömrümü, bitmedi derdin,
Kalbimi elinle , çarmıha gerdin,
Ölümden öteye, yol senin olsun.

Ne kadar deyince çok dedim sana,
Gayrıya bir kapım yok dedim sana,
Ölmeden yüreğim bak dedim sana,
Yaşayan kalbimi, bul senin olsun.

Üzülme ne hasta, ne yasta başım,
Her sene otuzbeş hep aynı yaşım,
Gelirsen anlatır musalla taşım,
''Ruhuna Fatiha'', kul senin olsun.

Severdin gönülden yeminle güya,
Yaşamak seninle yalancı rüya,
Dönecek duracak desen de dünya,
Ben çıktım içinden, kal senin olsun.

Mansur İlhan Yakar

http://mansur.blogcu.com/

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »