Nezihe Meriç'ten 'Çisenti' öyküleri

18/10/2006 ·

Nezihe Meriç'ten 'Çisenti' öyküleri
Gültekin EMRE
_______________________________________________________

Yaşamın içine girmek için...

Öykücülüğümüzün yüz akı Nezihe Meriç'i okumak bir ayrıcalık. Tadına doyamadığımız bir dil ustalığı ve Türkçe, günümüzü, gecemizi aydınlatmaya, kurtarmaya yetmese de bir aşı gibi insanı dinçleştiriyor. Onun yeni öyküleriyle kentin bezgin, bıkkın, karamsar ortamından uzaklaşmanın tadına varmayı kim küçümseyebilir ki?

Çisenti, 114 sayfa ve 19 öyküden oluşan bir Nezihe Meriç kitabı.

Bu kitaptaki öykülerde Nezihe Meriç öykü anlatmıyor, okuru, hiç beklemediği bir anda yaşamın içine sokuveriyor. Okurun içine girdiği yer ise anılarla ve günlük yaşamla tıka basa dolu evler, odalar, sokaklar... Böylece, bu öyküleri okuyanlar da kendilerini olay(lar)ın içinde buluveriyorlar doğal olarak. Yazarak, konuşarak, içten itiraflarla gelişerek ve hiç farkına varılmadan kurgulanarak oluşuyor öyküler.

Kitabın ilk öyküsü "Hani Bir Zamanlar, Yeşim Küçükken, Boğaziçi'nde, Yalı Daha Sağlamken, Hani Onlar Daha Hayattayken"in ilk cümlesi bile farklı bir öykülerin habercisi gibi: "Bu öykü, biraz tuhaf bir öykü." Zamanla orasında burasına dokunularak, yazılarak, değiştirilerek, eski halini şöyle böyle koruyarak ve başka bir "kanal" açarak kendine, başına ve sonuna konan eklerle birlikte ortasında da küçük oynamalarla çıkar okur önüne. Ve öykünün nasıl yazıldığını okurla paylaşa paylaşa gelişir.

Bu öykünün başındaki "Ek 1:"de renklerle karşılanır okur: "Gökyüzü solmuş bir mavi. Bir tek beyaz bulut yok. Sol uçtaki çok hafif, eflatunumsu pembelik, hiç belli etmeden bulut olmaya çalışıyor." Renklerle öykünün sarmaş dolaş hali şöyle sürüyor: "O, denizin, mavi mi, yeşil mi, eflatun mu birden bilinemeyen, parlak koyu kurşun renginin içinde menevişlenen rengi mi, yalılarda, denizde, balıklarla, balıkçılarla, güneşle bir arada yaşayan kalabalık ailelerin, bir yalıda yaşamanın, denizin sesiyle, kokusuyla, karayelin, lodosun oyunlarıyla birlikte biçimlenmenin, yalı insanı olmanın...(Söze dökmek zor.)" Bu uzun cümlede hem doğa, hem de sokaklar, evler bir bir insanın gözünün önüne geliyor her türlü haliyle. Artık bugün olmayan, hepsi geçmişin kuytu derinliklerinde, az da kimi belleklerde, anılarda kalan Boğaziçi'den insan, doğa manzaraları, ailelerin yaşam biçimleri, insan ilişkileri, bu olağanüstü yer de, öykünün bir parçası olup çıkıyor şu canalıcı betimlemeyle birlikte: "Yeryüzünün, dünün, bugünün en anlatılmaz güzeli. Tanımlamalara, anlatmalara, şiirlere, destanlara sığmayan eşsiz bir doğa harikası. Bir tansık. Doğanın, büyülü, gizemli bir görüntüsü." Buradaki yalılardan bir aileyi de şöyle tanıştırıyor okurla Nezihe Meriç: "Burası bir yalıdır. Bu yalıda, İstanbul'un, çok eski ailelerinden geriye kalanlar yaşamaktadır. Yeşim'in büyükannesinin büyükannesi bile bu yalıda doğup büyümüştür." Bu yalıdaki yaşam ise aynen şu cümledeki gibidir: "Gelenek, görenek, eski âdetler, yemekler, hep anadan atadan kalmadır. Bilerek, isteyerek sürdürülmektedir." Ama, artık bu geleneksel yaşam biçimi hiçbir yerde yoktur, her yerde bir bozulma, ayrışma, yozlaşma... söz konusudur yeni değer yargılarıyla, yaşam biçimleriyle birlikte. İşte bu öyküyü Nezihe Meriç yazmıyor, öykünün kahramanı Yeşim'in kaleminden çıkıyor "Ek 2:"deki cümleler. Yandaki yalıya taşınan görgüsüzlere balık vermeyen, Yeşim'lerin yalısının önünden geçerken mutlaka sabah kahvesini içen, balıkçı Rüştü efendiyi öz dedesi biliyor Yeşim. Öyle ya "...Boğaz'da büyümenin, yaşamanın bir adabı vardı canım. Orada doğup büyümemiş de olsa insan, bunu, biraz sezgisi varsa anlar." "Şimdi artık her şey bozuldu, her şey."

YAŞAMANIN TILSIMI

Nezihe Meriç, öykü yazarken, "Ormanın İçinde Yeşil Gezer" öyküsünün kahramanı Agop ustanın şu sözlerini kendine ilke edinmiş sanki: "Evladım, bizim işimiz, içimizdeki cevheri tanımaktır. Bilmektir. Onu bildin miydi, koruyacaksın bu dışarının pisliğinden. Onunla, onu koruyarak, kendimizi, onun yardımıyla onararak, yaşamayı becermemiz lazım. Yaşamanın tılsımı buradadır."

"Senin öykücülüğün çok düşündürüyor beni derken" de günlük yaşamla ne kadar çok içli dışlı olduğunu vurguluyor Nezihe Meriç, kendine: "Çok bakıyorsun, çok katılıyorsun günlük yaşama." Onun için onun öyküleri kuru, sıkıcı, yapay değil, tersine canlı ve hayat doludur. Onun için öykülerini ince eleyip sık dokuyan da bir yazardır Nezihe Meriç: "Sonra, tutup sözünü haddeden geçirmek isteyince, zorlanıyorsun; bir kişinin öyküsünü yazmaya kaktığında pek çok kişi seninle." Bir itiraf daha kendi öykücülüğüne ilişkin, o da şöyle: "Asıl yazmak istediğim, beni zorlayan, bu kızın öyküsü. Ama, çevresini, onu, anlatarak bir kez daha görmeden, öyküyü kuramıyorum." Bu durumu da şöyle yorumluyor usta öykücü: "Bu, ya benim iyi bir öykücü oluşumdan, ya da, bir eksikliğim var. Var ki, sözümü iyi damıtamıyorum." Yazdıkları hep kurgu olsa da, o bir gerçek elbette. Gerçeklerle kurguları ayırmak gerekir mi? Bu soruyu da şöyle sorularla, yanıtlarla açmaya çalışıyor: "Şu: Yazacağın çarşı da gerçek. Gerçeklerle kurguları ayırmalı mı? Bunların nerede, nasıl ayrıldıklarını nasıl bileceğiz ki! Ayırmaya hem gerek yok, hem olası değil. Bir de bu gerçek, gerçek denilen nedir ki? Nedir gerçek denilen şey! Sen yazmanı sürdür bakalım, nereye dek gidecek. Kafandaki kabataslak tasarladığın metni hep göz önünde tutmaya çalış. (O seni yönetir nasıl olsa.)" Böylece gerçekle kurgu arasında didişerek ve kafasında tasarladığı metni, kurguyu önüne sererek öyküye girecek bir yer arar hep. Onun için uzun bir öyküyü orasından burasından yazarak dört bölümde tamamlar: "Her sonun bir öncesi vardır. Bu öykününki, yürütülemez hale gelmiş bir beraberlikten arta kalan sıkıntının getirdiği gerilimin iyice yükseldiği" anla geliştirir yazdıklarını.

Kıyı kasabasında bir yazar kadının güçlü gözlemlerinin esintilerini, izlerini bu öykülerde görmemek için kör olmak gerekir. Doktor, öğretmen, mimar, kasaba halkı, yoksul kesim ve o doyumsuz insan ilişkileri, sevgi ve doğa. Nezihe Meriç'in öykülerinde hırs, öfke, kin, kan... yoktur. Tükenmeyen insanın dünyasına yumuşak, çok içten ve samimi yaklaşıyor iyi tanıdığı kahramanlarla. İç içe geçiyor öyküler, uzağa gitmeden birbirinin içinden soluk alıp veriyor, yeşeriyor. "Bu Bir Uzun Hikâyedir Orasından Burasından Yazılmıştır"ın 2. sinde yer alan doktor, 3'te de girer öyküye; şöyle: "Bu öyküdeki kıyı kentin Doktor beyi, akşam, gün batımı renkleriyle gamlanırken, tepede, denize karşı dikilip, peş peşe üç sigara içerek, uzun uzun çevresini seyretti; yıllardır, hep bu vakitler yaptığı gibi." İşte bu öykünün yazıldığı akşamüzeri Nezihe Meriç'in kendisi de katılır öyküye bu doktor bey sayesinde: "Biz, tıbbiyedeyken, öyle ya, ben, ya bir, ya ikideydim, 56-57 falan, Nezihe Meriç diye bir kız vardı. Öykücü. Hepimiz sıkı okuyuculardık o zaman." İşte bu doktor, Nezihe Meriç'in Topal Koşma ve Susuz başlıklı öykülerini anımsıyor geçmişini düşününce. Bir kez daha vurgulanmış oluyor böylece onun öykülerinde geçmişle bugünün sıkı işbirliği, iç içeliği. Doktor, "İki duble rakı, balık, ille peynirli sigara böreği, ya da mücver"le tamamlar yıllardır günü. Yalnızlık, aşk ve kitap kıyı kentin birbirinden kopmaz sac ayağıdır. Anıların ağırlığı da çöküverir insanın üzerine. Nezihe Meriç, öyküsündeki öğretmen kız için de şunları yazıyor sözünü bağlarken: "Bu öğretmen kız, bakmayı, görmeyi, düşünmeyi, okuyup öğrendiklerini, yüreğinden geçirip, sözünü bir yere koymayı biliyor." Dedikten sonra şu yargıya da varıyor rahatça: "Bir gün yazar olabilir."


Şu öykü başlığı hem yazar hem de yazılanlar hakkında bir fikir vermiyor mu?


"Dünyaya Gelmek İsteyip İstemediğimi Soran Olmadı./ Nasıl Yaşamak İstediğime Gelince... Yaşamöykümden,/Bir Küçük Bölüm Yazabilirim, Örnek Olarak"


Yazar, bir kıyı kentinde, orada, öncelikle deniz olduğu için, "temelli" yaşamaya karar verir. Çünkü deniz, onun sesi, suskunluğu ve başkaldırışıdır. Yazar olmaya karar vermiş bir hanımla özdeşleştirir kendi biyografisini. Ve şöyle düşünür bu hanım: "Artık çok mutluyum. Bir ben, bir de evim. Bir evim, bir kitaplarım, bir kitaplarım, bir de öğrendiklerim, bir öğrendiklerim, bir de bahçem, bir bahçem, bir çiçeklerim. Bir çiçeklerim, bir de..." Yazmak ise yıllardır istediği gibi okuyamadıklarını okumaktır bir bakıma, öğrenmek ise onu onaracaktır. Yazarak kendini yeniden yaratmayı umar bu yazar adayı hanım. Kendini tanımaya çalışarak başkalarına da ışık tutacağını düşünür. Ve tatil yöreleri hakkında da şu çarpıcı saptamaları yapıyor bu anı defterlerine yazmadan duramayan hanım: "Tatil yörelerinde, insanı neredeyse canından bezdiren, o yoğun yaz sıcağının ardından gelen, sonbaharın habercisi günler ne güzeldir. Akşamın, güneşi önce soldurup, sonra çevresine yaydığı koyu sarılar, kırmızılar, hatta morlarla gölgelemeye çalışması, esintinin, çıksam mı, çıkmasam mı dercesine, hafif mi, hafif kendini belli etmesi ne hoştur; yaşadığı anın tadını çıkarmasını bilenler için."

İÇ İÇE BİR ANLATIM...

Kitaba adını veren 11 öyküden oluşan Çisenti, hem bağımsız hem de iç içe geçmiş bir anlatımla örülmüş. Kıyı kasabasının havasını, yaşam biçimini, insan karakterini yansıtıyor konuşur gibi bir anlatımla, duyarlı ve dopdolu. Vakit akşam ise "Anneannenin akşamı"dır "perde perde inmekte"dir "menevişlenerek." Ama, yazılanlardan her şeyin güllük gülistanlık olduğunu çıkarmamak gerekir: Öykülerin arka fonuna ülkedeki sıkıntı ve baskıcı siyasal ortam da kendini belli belirsiz duyumsatır. Oktay Rifat'ın bir şiirinden birkaç dize, Mümtaz Soysal'ın "Kahrolmak" başlıklı yazısından uzunca bir alıntı ve işçilerin, memurların yürüyüşleri de öyküde dönemi anlatmakta ustaca kullanılır. "Kahrolmak" metni de, kahrolduğunu düşünen bir öykü kahramanına güç vermek, böyle bir durumu pekiştirmek için kullanılır. 1940'lardan Nezihe Meriç'e de bir esinti yollamayı unutmuyor yazarımız Nezihe Meriç. "Düşünüyorum da, masal gibiydi benim çocukluğum. Önce büyük bir gökyüzü vardı. Bulutlarıyla, yıldızlarıyla, derin, göz alan bir gökyüzü. O benim kabuğumdu sanki. Hep vardı. Ben onun içinde yaşıyordum."


Nezihe Meriç'in hiç kopmadan yaşadığı ve değişimine, bozulmasına da yakından tanık olduğu İstanbul da girer öykülerine, canlı, etli kanlı, anılarıyla dopdolu bir insan gibi. "Hele yazmak! İstanbul'u, yazmak istediklerinin tümünden sıyrılıp, onun delisi, onun divanesi olursan (belki) yazabilirsin." "Yeni kentin içinde eski kenti bulmaya çalışmak, bir kentin yüzyıllarca süren yaşam serüvenini düşünmek, insanı şaşırtan bir duygulanma getirir. Eski mahalleler, eski sokaklar, eski evler, duvarlar, bahçeler, kapılar, mermer, taş, tahta merdivenler, çeşmeler..."


Bir yaşamöyküsü kurarken imgelemde ne var ne yoksa ortaya dökülmez mi sağlam bir anlatı kurmak, yazmak için? İşte Nezihe Meriç de onu yapıyor: "Kalabalık bir ev, tencereler, irili ufaklı tencereler, kuşhaneler, tavalar, tepsiler, etlisi ayrı, sütlüsü ayrı yemekler yemekler, börekler, çörekler, kızlar gelinler, eltiler, halalar, dayı kızları, irili ufaklı yeğenler, ziyafetler, düğünler, kına geceleri, gelin hamamları ve (fasıl) evi bir havai fişek gümbürtüsüyle sevinçlere, çığlıklı kahkahalara boğan bir doğum." Yani koskoca bir hayat, yaz beni diye dolaşıyordur ortalıkta!


Son öyküde daha karamsar ve karanlık bir tablo çıkıyor karşımıza daha ilk cümlelerde: "Kent yorgun. Bezgin, yıkkın. Deniz yağ yeşili. Dağlar karanlık, sokak lambaları benek benek, ölü sarı lekeler. Birbirine karışan allı yeşilli tabelalar, bulantı gibi..." "yılan ıslığı gibi" dolaşan bir bezginlik vardır kentin omuzlarında.


Lafı uzatmaya ne gerek var, (öykücülüğümüzün yüz akı) Nezihe Meriç okumak bir ayrıcalıktır. Tadına doyamadığımız bir dil ustalığı ve Türkçe, günümüzü, gecemizi aydınlatmaya, kurtarmaya yetmese de bir aşı gibi insanı dinçleştiriyor. Onun yeni öyküleriyle kentin bezgin, bıkkın, karamsar ortamından uzaklaşmanın tadına varmayı kim küçümseyebilir ki?
_______________________________________________________
Çisenti/ Nezihe Meriç/ öykü/ YKY/ Aralık 2005/114 s.

Cumhuriyet Kitap, 20. 04. 2006

Şiir tadında yaşamak isterdim
YELDA DÖNMEZ
______________________________________________________

'Şafak Türküsü' ve 'Müebbet Türküsü' gibi unutulmaz şiirlere imza atan Nevzat Çelik ilk öykü kitabı 'Sen Giderken' ile ilişkileri mercek altına alıyor

Nevzat Çelik ismi çoğumuz için yabancı değil. O, 1980 yılında akademide öğrenciyken siyasi nedenlerden dolayı cezaevine girdi, ilk edebi ürünleri de burada yeşermeye başladı. Şiirin lirik dünyasında kendini ifade etmeyi seçen yazar, ilk şiirini 1982 yılında Metris Cezaevi'nde yazdı. Sonra bunu, kendisine Akademi Kitabevi Ödülünü getiren Şafak Türküsü izledi. 1987 yılında Müebbet Türküsü geldi. Bununla da Poetry International ve Hasan Hüseyin şiir ödüllerini kazandı. Cezaevi şiirleriyle, kimileri onu duygu sömürüsü yapmakla suçladı, kimileri de bunu politik bir duyarlılık ve tavır alış olarak görüp onu alkışladı. 1998 yılında piyasaya çıkan Sevgili Yoldaş Kurbağalar kitabına kadar şiirler kaleme almaktan vazgeçmeyen Nevzat Çelik, geçen yıl rotasını romana çevirdi. Bağışlanmış Hüzün isimli bu çalışmasından sonraysa öyküde karar kıldı. Sen Giderken ismi altında topladığı dört hikâye ile okuyucularını selamlıyor şimdi.

İdeolojik göndermeler
Açık seçik kolay anlaşılır hikâyeler beklemeyin ondan. Bunca yıldır şair yönünün verdiği melekeyle ustalıkla oynuyor sözcüklerle ve nesnelerle. Kitaptaki ilk öyküde Leyla ve Fuat kadar tek kişilik somya ve yağmurda birer kahraman olarak dikiliyor karşımıza. Ve bir de, kendini kimi zaman bir dip akıntı şeklinde, kimi an da dev dalgalar halinde hissedilir kılan ideolojik göndermeler var tabii . "Okula arabasıyla gelip giden burjuva piçinin teki olarak görüyordu Fuat'ı. Boykota katılmayı red ettiği için, bir gün tam dayak yemek üzereyken, sınıftan çıkmıştı da o güzelim yüzü kan çanağına dönmeden kalabilmişti... Başına hangi kaza geldi de solcu oldu bu adam?"
Kitaba adını veren ikinci öykünün kahramanları ise Hasan ve Gülçin. Bir ayrılık hikâyesi. Aşk zihinde mi yaşanır yoksa sevgili ile birlikte mi? Hangisi daha gerçek ve doyurucudur; hayal edilen mi yoksa tecrübe edilen mi? Biz kördüğüm olmuş bir evlilikten yola çıkıp bu soruların karşılıklarını bulmaya çabalarken, karısı tarafından başka bir erkek için terk edilen Hasan kendini hortumun altına tutup tüm hisselerinden arınmak istiyor. "Hortumun ucunu bir yılanın başını tutar gibi kaparak kafasına yöneltti. Sonra da tüm bedenine. Çamur aktı, kiri aktı, serin suda yanan çıplak eti aktı. Gülçin akmadı. Ama akacaktı. Akmalıydı!"


Terk eden ve terk edilen
Kitaptaki üçüncü öykü Leke'de ise yine benzer bir kurgu karşımıza çıkıyor. Kahramanımız aldatan bir kadın. Ama bu sefer oyun üç kişi arasında oynanıyor. Selim, yoldaşı Murat'ı saklamak için kendi evine getiriyor. Ve onu karısına emanet edip gidiyor. Selim'in yokluğunda günlerce evde yalnız kalan Murat ve Nilgün'ün yakınlaşması kaçınılmaz oluyor. Bir ilaç fabrikasındaki personel müdürünün oğlu olan Murat'ın örgütlü mücadeleye katılmasını bir türlü anlamlandıramıyor Nilgün.
"- Peki nasıl oldu da solcu oldun? Senin gibi rahat büyümüş biri?"
"- Devrimci bir kıza âşık olduğum için değil. Okumaya meraklıydım, gerçekten çok okurdum. Sonrası malum..."
Son öykünün kahramanları Deniz ve Sezen ise aşk acısını dindirmek için soluğu barda alan bir erkekle, bara ağlayarak gelen bir kadının tanışma hikâyesi. Kocası tarafından peşine takılan korumalarla gezen Sezen ve kendisini terk eden eski sevgilisi Nalan'ın hayaliyle yaşayan Deniz. Tüm öykülerdeki gibi bunda da ihanet, yoğun cinsel metaforlar ve kimi zaman açık seçik bir hal alan ifadeler var. Tüm öyküler umutsuz, tüm erkekler kadınlar tarafından üzülmüş, yok yere cezalandırılmış. İlişkiler üzerine kurulan bu öykülerin her birinde bir ayrılık şarkısı çalıyor alt metinde. Kimi zaman satırbaşında kimi zaman son noktada karşımıza çıkan 12 Eylül göndermelerini unutmamak lazım tabii.
Sıradan öykülerle yolu yakından uzaktan kesişmeyen, çok katmanlı bir kitap Sen Giderken. Bir de biraz fazla karamsar belki, belki de biraz fazla gerçekçi.
"İşin aslına bakarsan, ben artık gerçek yaşamın sürprizlere açık olduğunu düşünmüyorum. Müdahale etsek de kendi haline bıraksak da değişik ne sunabilir ki bize?"


______________________________________________________

SEN GİDERKEN
Nevzat Çelik, Epsilon Yayınları, 2006, 155 sayfa, 9 YTL.

Radikal Kitap, 21/04/2006

Hayali varlıklar, cisimleşmemiş nesneler ve gerçek tuvaletler
ALTAY ÖKTEM
_______________________________________________________

Yalnızca hayal kurup, hayallerinin peşinden gidenlere: 'Rüya Tacirleri Odası', Kadınlar Tuvaleti' ve 'Çift Başlı Kartal'

İki tür insan vardır; göz göre göre yalan söyleyenler ve göz görmezse gönül katlanır diye düşünüp gizli saklı yalan söyleyenler. Peki, yalan söylemeyenleri hangi kategoriye koyacağız? Sizce yalan söylemeyen var mı; özellikle de edebiyat söz konusu olduğunda? Öyleyse onlar için 'hayali yaratıklar' ya da 'cisimleşmemiş fantastik nesneler', diye apayrı bir kategori oluşturabiliriz.
Artemis Yayınları'nın butik Artemis adıyla açtığı yeni butiğin yazarları lafı çok dolandırmayan, oldukça naif, kaotik olmamaya özen gösteren, içinde entelektüel süs barındırmayan dilleriyle üçüncü kategoriye asla girmiyorlar. Zaten giremezler, çünkü yalnızca iki kategori olduğunu baştan söylemiştik. Onlar göz göre göre yalan söylüyorlar; yani dürüstler. 'Edebiyat' yapmıyorlar, sükseli bir dille yazmıyorlar. Yalnızca hayal kuruyorlar ve hayallerinin peşinden gidiyorlar.
Zaten Rüya Tacirleri Odası'nın tanıtımında, yazarı Çiler İlhan'ın limitsiz bir uydurukçu olduğu açıkça belirtilmiş. Yiğit Değer Bengi ise daha kitabın adıyla niyetini belli ediyor: Çift Başlı Kartal! Ben kırk iki yıllık şehir hayatımda tek başlısına bile rastlamadım, çift başlısına öldürsen rastlayamam. Ceyda Aşar'ın Kadınlar Tuvaleti ise diğerlerinden biraz farklı görünüyor. Adı itibariyle bile daha gerçekçi. En azından söz ettiği tuvaleti görmüşlüğüm var!
Şarkılar uzadığında, çaydanlıkta su bittiğinde ve bir kadın, pencereden uzanıp haylaz çocuğuna avaz avaz seslendiğinde insanın için için okumak isteyeceği bir kitap Kadınlar Tuvaleti. Her gün karşılaştığımız, sıradan sayılabilecek insanlara haddinden fazla yaklaşır, ruhlarına temas etmeye başlarsak, hissedeceğimiz sarsıntının haddi hesabı olmaz. Evli bir adamla ilişki yaşayan manikürcü kızın, günün birinde sevgilisinin karısıyla, hatta o kadının düzgün, bakımlı ayaklarıyla, muntazam tırnaklarıyla karşılaşması zerre kadar ilgilendirmiyor beni. Olur böyle şeyler! Asıl o kızcağızın her gün bir sürü kişinin elini, ayağını avucunun içine alırken, tırnaklarını törpüler, tırnak diplerini düzeltirken neler hissettiğiyle ilgileniyorum. Kalın tırnaklı, küçük parmağı yamulmuş, topuğunda kalın nasırlar olan bir ayakla karşılaşınca mesela, ne hissediyor acaba? Ceyda Aşar, içinde yaşayanlar için çok önemli, uzağında olanlar içinse hiçbir şey ifade etmeyen bu tür ayrıntıları, kadınlık hallerini öyle yalın ve içe işleyen bir dille anlatıyor ki, hiç beklemediğimiz bir anda sarsılıveriyoruz! Hiçbir kadın kendi hikâyesinin kahramanı değil bu kitapta. Başkalarının hikâyelerinin figüranları onlar. O yüzden, yaşadıkları en komik olaylar bile bir dram barındırıyor içinde.
Ben nereden biliyorum, nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorum peki? Hemen söyleyeyim. Kadınlar tuvaletini, çok iyi bildiğim bir mekânla, erkekler tuvaletiyle kıyaslıyorum. Ve diyorum ki, doğru bu anlatılanlar, kesinlikle doğru!

Başıboş hayaller tehlikesizdir
Tuvaletten çıkıp sağdaki ilk kapıyı açtığımızda, içinde tuhaf yaratıkların cirit attığı bir odayla, Rüya Tacirleri Odası'yla karşılaşıyoruz. Çiler İlhan bu kitaptaki öykülerinde gerçeklikten asla kopmuyor. Kaba gerçekliği törpülüyor, kenarlarından alıyor, düzeltiyor, şıklaştırıyor. Sonunda 'hakikat' çıkıyor ortaya. Yani Çiler İlhan uydurmuyor, yalnızca hayallerinin dizginlerini bırakıyor elinden. Tarih bize çoktan öğretti zaten: Başıboş bırakılmış hiçbir hayal tehlikeli değildir! Asıl tehlikeli olan, kapana kısılmış hayallerdir.
Öykülerinde ironiyi, yer yer mizahı yerinde kullanabilen Çiler İlhan, yeri gelince kapkaranlık bir atmosfer de yaratabiliyor. Düzenli olarak insan öldüren Quablunatlar fantastik bir dünyanın kapılarını aralıyor, üstüne üstlük içeri davet ediyor bizi. Bu tuhaf canlıların davetine icabet edip etmemek konusunda, en azından ben, en ufak bir tereddüt geçirmiyorum. Derken günümüz dünyasının fantastiğe teğet geçen bir mahkeme salonunda buluyoruz kendimizi. Yargılanan kişi; çıraklık yaptığı pasta imalathanesinde burnunu karıştırırken, o dalgınlıkla ateşi kontrol etmeyi unutan, dolayısıyla yangın çıkmasına sebep olan biri. Asıl suçlu o mu, yoksa aniden başlayan 'kaşıntı' mı, bilemiyoruz. Ama gerçek dünyanın tam ortasında buluyoruz kendimizi. Çünkü gerçekleşmesi çok zor ve hayli komik olan bu olayın içimizden birinin başına gelmesi an meselesi.
Çiler İlhan'ın "Bir varmış bir yokmuş" diye başlamayan öyküleri ne masallara, ne mitolojik canlılara, ne de Le Guinvari diyarlara götürmüyor bizi. 'Hırsızlar' adlı öyküdeki Kafadanbacaklar dünyayı çaldılarsa eğer, hırsızlıktan asla vazgeçemedikleri içindir. Gerçi Kafadanbacaklılardaki bu kişilik bozukluğunun, evrenin uydu konmaz astroid geçmez bir köşesinde yer alan Lemuga Galaksisi'ne ait Sirantus gezegeniyle ve kaba ruhlarını bedenlerinden çıkarıp yeni bedenlere taşıyan Alt-Silüryen çağı varlıklarıyla doğrudan ilişkisi var.
Şimdi küçük bir parantez açıp yukarıdaki kavramları açıklamanın tam zamanı. Gerçi düşlere yakın yaşayanlar kendince adlandırmıştır bizim Kafadanbacaklıları, Sirantus gezegenini falan... Yine de, düş kurmakta zorlananlar için şart bu açıklama!
Kafadanbacaklılar: Böyle bir canlı yok, tamamen uydurma.
Lemuga Galaksisi: Dünyaya 5002 ışık yılı uzaklıktaki gökada.
Sirantus gezegeni: Lemuga'da böyle bir gezegen yok. Büyük Köpek Takımyıldızı yakınlarındaki Sirius'la karıştırılmış olmasın sakın?
Alt-Silüryen Çağı: Dünyada 25 milyon yıl önce yaşanan dönem.
Hazır masallara, mitolojiye kenardan köşeden değinmişken, Yiğit Değer Bengi'nin öykülerine geçebiliriz artık. Çift Başlı Kartal'daki öyküler ne masalsı ne mitolojik ne de fantastik. Tarihi öyküler de diyemeyiz bunlara. Gerektiğinde masala, mitolojiye, fantastiğe, hatta tarihe demir atan, ama büyülü dünyasında ısrar ettiği için tek başına bu kategorilerin hiçbirine girmeyen öyküler bunlar. Yeri geliyor topçu tabyasının yüzbaşısı Fehim Bey'le birlikte Çanakkale Savaşı'nın içinde buluyoruz kendimizi, olmadı Homeros'un İlyada'sına,
Gılgamış Destanı'na uğruyoruz...
2000'li yıllar, gerçeğin kan-ter içinde yola koşulduğu, ciddi ciddi kırbaçlandığı yıllar olarak geçecek edebiyat tarihine. Kırbacı elinde tutanlardan biri Yiğit, biri de Çiler işte... Ceyda Aşar'n öyküleriyse kapısını çalmadan girebileceğimiz bir kadınlar tuvaleti kadar yakın bize. Hepimize.



RÜYA TACİRLERİ ODASI
Çiler İlhan, Artemis Yayınları, 2006, 145 sayfa, 7.5 YTL.


KADINLAR TUVALETİ
Ceyda Aşar, Artemis Yayınları, 2006, 214 sayfa, 9 YTL.

_______________________________________________________

ÇİFT BAŞLI KARTAL
Yiğit Değer Bengi, Artemis Yayınları, 2006, 195 sayfa, 9 YTL

Radikal Kitap, 21/04/2006

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »