Cezmi Ersöz ile 'Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı' üzer

18/10/2006 · Kategori: Deneme

Cezmi Ersöz ile 'Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı' üzerine
____________________________________________
______________________________________________________

'Aşkı ararken tıpkı kurnaz çıkarcı tüketiciler gibi davranıyoruz'


Cezmi Ersöz'ün, "Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı kitabı, okuyucuları ile buluştu. Vedat Sakman ve Haluk Çetin'in besteleri, Leman Sam'ın sesi ile yorumlanan Cezmi Ersöz şiirlerinin yer aldığı CD de kitapla birlikte okuyucuya sunuluyor. "Gelecek adına tek kaygım, 'aşk' oldu, hep..." diyen, yerleşik umutsuzluğu ile el ele aşka yürüyen, sevdiğine söylediği sözlerde yaşamın acımasızlığına, sosyal yaralara dikkat çeken, annesinin sevgi dolu kokusuna özlemli Cezmi Ersöz, 'kendisini terk edenlerin bile sığınağı olabilecek denli' engin gönüllü olduğunu duyumsatıyor. "Sevginle, zamanı, kendime dost kılıyorum." tümcesiyle yüreğinin sıcaklığını hissederken, gelecek kaygısını sevda ile hafifletme çabasından etkilenmemek olanaksız. Anlatımında eski otobüslerle yolculuk etmek, fakir otel odalarında düşlenen aşklar sık sık yer alırken, bu çağrışımlar, yaşama bakış açısının; hep ezilmiş, dışlanmışları kendinden bilmesinin sözcüklere yansıması olarak dikkat çekiyor. Aynı duyarlılık; ölüm orucu ile ilgili ya da edebiyat dünyasındaki sorunların sesi olma konusunda yaptığı çıkışlarda da görülmektedir. Cezmi Ersöz ile suskunluğunu ve yalnızlığını bir süreliğine erteleyerek hazırladığı, "Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı kitabı üzerine söyleştik.




Mine ÖZGÜR

-Aşktan söz eden, sevgiyi okurlarına yaşatan bir yazar olmanızın yanı sıra; toplumsal olaylara duyarlılığınızla anlatımınız ayrı bir anlam kazanıyor. Politik görüşü olan, okuyan, sorgulayan okurlarınız çoğunlukta.


Aşktan söz eden yazarlarla en önemli ayrıcalığınızı bu bakış açısı gerçekleştiriyor diyebilir miyiz?


- Yaşadığımız aşkları toplumsal hayatımızdan soyutlayamayız. Çünkü bizler ne kadar karşı olursak olalım içinde yaşadığımız kültürün ürünüyüz. Aşk iki kişilik bencillik değildir. Bir odaya kapanıp günlerce herkesten uzak kalsak bile parçası olduğumuz kültür gelip, bizi kuşatır. Ne yazık ki aşkı iki kişilik bencillik olarak yaşayan ve algılayan çok insan var.


Aşk; yaşadığımız hayata karşı daha duyarlı kılmalı, başkalarının acılarına daha fazla ortak olmalıyız. Bu yüzden anlattığım aşk öykülerinde insanlar hem başkalarının acılarına hem de kendi geçmişlerine daha hassastırlar. Bu nedenle toplumsal acılar geniş bir yer tutar. Çocukluğun kapanmayan derin yaraları, yoksullukla dolu ilk gençlik yılları, ölüm acısı, iç sıkıntısı, ödenmemiş faturalar, sefalet, sürgün, göç, işkence ve daha bir çok toplumsal sorun kendisini hissettirir.


Aşkı en ince boyutları ile yaşamak istiyoruz ama aşkı ararken tıpkı alışveriş dünyasındaki o kurnaz çıkarcı tüketiciler gibi davranıyoruz. Çünkü çok olasılık var şehirlerde. "Denizde balık çok" diye düşünüyor insanlar. Metropol insanı, "Şu yan masadaki olmazsa, barda oturan, o değilse şu anda içeri giren kişi benim romantik alınyazım olabilir" diyor ve olasılıklar arasında boğulup gidiyor. Kent bizlere, her şeyi vaat ediyormuş, seçenek çokmuş gibi gösteriyor; ama evlerimize çekildiğimizde, var gibi görünen şeylerin aslında birer hayal olduğunu fark ediyoruz ve derin bir yalnızlığa düşüyoruz. İşte, kalabalıklar arasında yaşanan yalnızlık bu. Sözde imkânların olduğu bir ortamda, olasılıkların gözümüzü boyaması yüzünden, yanımızdaki insana karşı çoğu kez vefasız oluyoruz.


Adam, "Sevgilimin gözleri Sharon Stone'a benziyor" diye övünüyor mesela, sanki rakip ürünleri kıyaslıyor. Böylece ilişki, bir tüketici nesne ilişkisine dönüşüyor. Oysa aşk, iki öznenin çok derin iletişiminden oluşur. Ama ticari mantıkla baktığınızda, bir gün yanınıza çok daha kaliteli bir araba gelebilir ve artık bu arabaya geçersiniz. Dolayısıyla, hiç kimse artık vazgeçilmez, biricik, eşsiz değil. Sanki her an herkes terk edilebilir. Bu hayat tarzı da insanları son derece çıkarcı, açgözlü ve pragmatik yapıyor. Yaşadığımız bu. Açgözlüyüz ama bir o kadar da yalnızız; çıkarcıyız ama bir o kadar da aşkı özlüyoruz...

SERTLEŞEN İNSAN İLİŞKİLERİ

-"Çünkü benim yüzümden acı çektiğini görmüştüm bir kez." (s:11) "Aşkım, kendim için değil, onlar içindi..." (s:81) gibi tümcelerle de sık sık yinelenen karşısındakinin gereksinimi olduğu için ona sevgi vermek, yalnızca sorunlarının çözümü olmak için birlikteliğe başlamak bu kitabınızda da dikkat çekiyor ve sevda için mutlak bir zayıflık aramak gerektiğini düşünmeye zorluyor.


Aşk; nedensiz, çıkarsız, koşulsuz, çok da düşünmeden yüreğinin ardı sıra sürüklenmek değil mi?


Hep sevgilinin ihtiyacına yönelik yaşamak; karşılıklı yaşanması gereken beraberliğin içtenliğini hatta özgürlüğünü yok etmiyor mu?


- İnsan ilişkileri, özellikle de ikili ilişkiler çok sertleşti. Her şey "kazan ve tüket" mantığıyla yaşanıyor. Herkes birbirini hızla tüketip kırıp döktükten sonra yoluna devam ediyor. Geriye, parçalanmış hayatlar ve hazin öyküler kalıyor. Bu süreç, giderek daha da acımasız olacak diye düşünüyorum. Burada, sanki giden kazanmış, galip olmuş, kalan ise mağlup edilmiş ve başarısız olmuş gibi bir anlayış var. Ne yazık ki tüketim ideolojisi baskısı altındaki insanların algıları böyle. Aslında, kazanmak ve kaybetmek ticaret dünyasının kavramları.


"Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı yeni kitabımda, ben gidenden çok kalanın öyküsünü ve şiirini yazdım. Beklemek, dişi bir duygu ve daha soylu geliyor bana. Tarih öncesinde de hep kadınlar beklemiş. Erkek kas gücü sayesinde ava çıkarken, kadın mağarasında hep erkeğinin ayak seslerini beklemiş. Adam, avını sırtına atıyor ama sabah yanından ayrıldığı kadına dönmeyebilir de. Güçlü, çünkü avı var. Yandaki mağaradaki bir başka kadına da gidebilir. Bu noktada beklemek, sabretmek dişi bir duygu. Bunu cinsiyet olarak düşünmeyin; bu anlamda erkek de bekleyebilir... Bekleyen erkekse, dişil bir ruha sahip olur böylece.


Hep bize acı çektirenleri, bizi terkedip gidenleri, incitenleri hatırlarız ve onlara doğru yöneliriz. Çünkü onları henüz çözememişizdir ama, yanımızdaki insan, bizim için muamma değil, bildiğimiz bir şeydir. Çözdüğümüz insanın yanında da kendimizi daha rahat ve kayıtsız hissederiz. Vefasızızdır, çünkü o, avucumuzun içindedir.


Bu döngüyü erdemli olmak kırabilir. Hassasiyetimizi geliştirmemiz kırabilir. Ama günümüzde, para bütün değerleri eşitledi. Duygular, metalar, alışveriş dünyasının objeleri. Her şey paranın terazisinde tartılmaya başlandı. Dolayısıyla; her şey alınıp satılan bir şey haline geldi. Dikkat edin, metropol insanları bıkkın ve donuk görünür. Mesafeli ve kibirlidirler, paranın hâkimiyetinden dolayı. Metropollerde insan bir tüketim nesnesine, istatistiki bir varlık haline dönüştürüldü. Artık metropol insanı gross markete giren 2156.ncı kişi, falanca sinemaya giren 250.nci kişi haline geldi. Sayıyla anılıyor insanlar.


İşte, belki de en çok bu yüzden aşk, son yıllarda daha çok arzulanır oldu. Çünkü sistem, etrafımıza duvarlar örüyor. Biz bu duvarların içinde hiçbir şeyiz aslında. Bu duvarı yıkıp geçmek ve başkasının aynasında biricik ve vazgeçilmez olmak istiyoruz. Bunu sağlayacak olan da aşktır. Hem biz bu aşk sayesinde değerli, vazgeçilmez ve eşsiz olacağız, hem de aşık olduğumuz kişi bizim için aynı şeyleri ifade edecek.

'KENDİNİ SAKLAMA ÇİÇEKLERİ'

- Kitapla birlikte okuyucuya sunulan CD için nasıl bir araya geldiniz? Bu projenin çıkış noktasından ve gelişmesinden söz eder misiniz?


- Haluk Çetin'le bir yıldır dinletiler düzenliyoruz. Bu süreç içinde benim bazı şiirlerimi besteledi ve aklımıza böyle bir proje geldi. Vedat Sakman'a aktardım, seve seve kabul etti. Kitabın ruhuna uygun on şiiri okudum. Vedat Sakman da fon müziklerini gerçekleştirdi, Cehennem Meleği adlı şiirimi besteledi. Bu besteyi Leman Sam seslendirdi. Ve ortaya Kendini Saklama Çiçekleri adlı albüm çıktı. Bu, edebiyat dünyasında ilktir. Şiirin ve müziğin kardeşliğini kanıtlamış olduk.


Bu proje yazarlığımın 25. yılına denk geldi. Benim için ayrı bir ödül oldu.


- İki yıl önce bir gazetede 'Türkiye'de korsan kitapçılığın önüne geçilmediği sürece kitap yayınlamayacağınız' şeklinde bir ifadeniz yer almıştı. 24 Ocak 2004 tarihli gazete sizin şu tümcelerinize yer vermişti:


"Bu çürümüş sistemden 10 binlerce insan ekmek yiyor ama olan kitap sektörüne oluyor. Yarın herkes korsan basıp korsan okursa kim kitap üretecek. Bütün yazarlar protesto edip biz artık yayınlamıyoruz derse kim ne okuyacak? Böyle giderse belki yarın yüzde 10 kitapçıdan alınacak ve kitapçılar kapanacak. Edebiyat bitecek, sana bitecek. Burada herkes suçlu, sorumlu. Yazar da direnmiyor, kendi yayınevini araştırmıyor. Avukatımla görüştüm ve 4.5 ay önce Kültür Bakanlığı'na bağlı Telif Eserleri Müdürlüğü'ne gittim. Benim için ne kadar bandrol alındığını öğrenmek istedim ama bana bu kadar zaman geçti hala yanıt vermediler. Ben korsan yayıncılık çözülene kadar kitap yayınlamamaya karar verdim."


Bu süreçte korsan kitapçılığın önüne geçilmesi konusunda nasıl bir gelişme yaşandı?


- Doksanlı yılların sonundan itibaren korsan yayınlar denetlenemez hale gelmiş, çığırından çıkmıştı. Bu, bir çok yazar gibi beni de çok üzüyordu. Bazı yayın evlerinin bizzat bunu yaptığını öğrenince düş kırıklığım büyük oldu. Yazarların çok büyük sömürüye maruz kaldığını gördüm. Ve korsan önleninceye kadar kitap yazmayacağımı ifade ettim.


2004 yılında korsan yayıncılığı önleme yasası çıktı. Bu yasa korsan yayıncılık yapanlara ağır yaptırımlar, cezalar öngörüyordu. Politikacılar ve yetkililer, Ankara'ya Meclis'e giden sanatçılara bu konuda kararlı olduklarını, korsan yayınlara taviz vermeyeceklerini altını çizerek vurguladılar. Bir iyimserlik havası esti. Sokaktaki korsan tezgâhların azaldığını gördüm. Bu ortamda yeniden kitap yayınlamaya başladım. Fakat ne acı ki, son aylarda korsan yayıncılığın giderek arttığını üzülerek fark ettim. Ve kimi yazarlar ve yayıncılar son aylarda ucuz fiyatlı kitaplar sunmanın yolunu arıyorlar. Mesela son kitabım neredeyse maliyetine okura ulaştırılmıştır. Kendi adıma telif ücretinden feragat edip, okurlarıma en uygun fiyatla kitap ulaştırmanın yollarını düşünüyorum. Ancak bu yolla bile korsanı önlemek mümkün olmuyor. Çünkü maliyetine okura ulaştırdığım yeni kitabımın geçen hafta korsanını gördüm.


Şunu itiraf edeyim; bu bir sistem meselesidir. Rüşvetin ve yolsuzluğun kol gezdiği bir ülkede korsan yayıncılığın tam anlamıyla önlenmesi mümkün değildir.


Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı/ Cezmi Ersöz/ Tekin Yayınları/ 184 s.

Cumhuriyet Kitap, 27.04.2006

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »