Bir öykücü olarak Şükran Kurdakul / M. Sadık Aslankara

18/10/2006 · Kategori: Deneme

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası

Bir öykücü olarak Şükran Kurdakul

Önünde "hazır ol"da durulacak az sayıdaki sanatçımızdan biriydi Şükran Kurdakul. Kimler ne ölçüde tanıyor bilemem, ama bildiğim, genç kuşakların yeterince tanımadığı onu.

14 Şubat, "Dünya Sevgililer Günü". Ama bir o kadar da "Dünya Öykü Günü". Bu nedenle şubat'ın ilk iki haftasında öyküye, son iki haftasında da aşka, bunun sanattaki, cinsellikteki yansımasına ayıracağım "Kitaplar Adası"nı. Dünya Öykü Günü'nde biri yitirdiğimiz, ötekisi sekseninci yaşını kutladığımız, ama nedense öyküleri üzerinde neredeyse kimseciklerin durmadığı iki yazarı odaklamayı düşündüm: Şükran Kurdakul (23 Mart 1927-15 Aralık 2004), Naim Tirali (d.25 Aralık 1925).Önünde "hazır ol"da durulacak az sayıdaki sanatçımızdan biriydi Şükran Kurdakul. Kimler ne ölçüde tanıyor bilemem, ama bildiğim, genç kuşakların yeterince tanımadığı onu. Peki şiire başlayışının ardından onca yıl sonra Şükran Kurdakul'u 1960'larda durduk yerde öykü yazmaya yönelten nedenler neydi acaba?

ŞİİRLE ÖYKÜNÜN ARASINDAKİ O İNCE, NARİN ÇİZGİ

Şükran Kurdakul'un 1970-75 arasında yayımladığı dört öykü kitabı var: Tanığın Biri (Habora, 1970), Beyaz Yakalılar (Ataç, 1972), Kurtuluştan Sonra (Ataç, 1973), Onların Çocukları (Ataç, 1975). Evrensel Basım Yayın (212.3610907), büyük değerbilirlik örneği göstererek Kurdakul'un bu kitaplarını, yayımlanış tarihleri yönünde ikişer ikişer "Toplu Öyküler 1" (2000), "Toplu Öyküler 2" (2001) başlıkları altında yayımlamış bulunuyor. Böylece Şükran Kurdakul'un toplam elli öyküsü, yeniden okura sunulup tanıtılıyor... Şükran Kurdakul, bir sırça duygusuyla şiirini korumaya çalışırken öyküye yönelişinin gerekçesini şöyle açıklıyor:"Öykü yazma gereksinimi, şiirimi öyküden kurtarma gereksiniminden doğmuştur. Özellikle ilk iki öykü kitabımda, 1960-1970 öykülerini topladığım Tanığın Biri ve 1970'ten sonraki öykülerimi içeren Beyaz Yakalılar'da öyküye şairce yaklaştığım söylenebilir." (Öner Yağcı; Aydınlıklar Önümüzde, Etik-Us, 2003, 178, 179)Yağcı, Şükran Kurdakul yapıtında, konuya daha geniş açılım getirerek, Varlık'ta yayımlanan söyleşisinden bir alıntı da aktarıyor: "1970'lerde gerçekten 'şiirin kaldıramayacağını' sandığım 'düşünce yükünden arınma amacı ile' yöneldim öyküye..." (Şükran Kurdakul, 163)Bir şairin, yaşamından damıtarak ulaştığı düşünülebilecek bu çok önemli birikim yeterince kavranabildi mi dersiniz öykü ya da şiir kamuoyunca? Doğrusu, olumlu bir yanıt verebilmek çok güç buna!"Şiirin kaldıramayacağı yük"le "şiirdeki öyküleme"yi bir yanda tutup "öyküdeki öyküleme" ile "öykünün taşıyabileceği düşünce yükü" üzerinde duralım istiyorum biraz...

ÖYKÜNÜN TAŞIYABİLECEĞİ DÜŞÜNCE GÜCÜ

Şükran Kurdakul, öykü anlayışını dile getirirken şöyle diyor:"Benim öykülerim çağdaşlaşma aşamasının kapılarına ulaşmış bir ülkede gelişen emekçi sınıflarla birlikte kavga vermiş, bu uğurda özgürlüğünden olmuş bir insanın ürünleridir. Ergin yaşlarımdan sonra yaşadığım otuz yılın duyarlığımda yarattıkları nelerse onların insanıyım ben. Nice etki var ki bu otuz yıldan kurtulamıyorum. Bunlar kişilere, olaylara, bireyin ve toplumun sorunlarına bağlı etkiler. Öykülerimin özü bunlarla koşullanıyor. Ne ki insan ve olay ikilemi içinde karşıma yeni sorunlar çıkıyor. Sevmiyorum öyküde olaya bağlı gerilimler yaratmayı. 'Profesyonel' duyarlık uzmanlığı gibi geliyor bana bu. Sonra, daha önemlisi öykücüyü insanın bulunmadığı yerde varmış gibi göstermek yanlışlığına düşüren bir tehlike olarak görünüyor." (Şükran Kurdakul, 162)Bu öne sürüşlerini ne ölçüde gerçekleştiriyor Şükran Kurdakul? Sağlıklı bir yanıt verebilmek için buna, öykülerden içeri adım atmak gerekiyor ilkin.Onun öykülerine kuşbakışı yaklaşanlar bile şu gerçeği hemen saptayabilir: Bu öyküler, şairlere özgü imgesel yaklaşımlarla dikkati çeken örnekler. İlk yapıtının, daha ilk öyküsünde bile bunu gözlemleyebilmek olanaklı. Gerçekten de Kurdakul'un, şairlikle öykücülüğün arasında belirginliğini yitiren, sınır çizgileri dağılmış bir konum sergilediği söylenebilir öykülerinde. Çünkü Şükran Kurdakul, şiir yaparcasına örüntülüyor bunları. Bu arada şiirlerinde görüldüğünce bir gelgit deviniminin yüzeysel yayılışını, bükümlenip eylemlenişini de yansıtıyor bunlarda.Tümceler içerikçe, sözdizimleri biçimce, sonuçta anlatı özce, biçemce öyle yoğun bir içerik, işçilik yansıtıyor ki, öyküleri yazanın bir şairden başkası olamayacağına karar verebiliyorsunuz kolayca.Şiirlerinde alımladığımıza benzer, ama başka boyutta sözcükleri, farklı yerlere kaydırarak anlam dolambaçları yaratmakta da usta Kurdakul. Bu çerçevede, öyküdeki gerilimi, olaydan bütün bütüne kopararak yoğun örgülü sözdizimleriyle tümcenin doğrudan kendisine yüklüyor. Yani öyküyü, dramatik akışından ya da anadamardan (akstan) koparıp öyle yansıtıyor. Sözgelimi "Artin Kemal", bunun doruk örneği olarak gösterilebilir.Bu tutum, onu anlatımcı olmaktan alıkoyuyor değil; Şükran Kurdakul, öyküde anlatımcı olmaya anlatımcı, ne ki bu durum, yazarın sözdizimlerine içirdiği yoğunluktan ötürü bir anlamlandırma havasına da dönüşüyor bir çırpıda. Anlatılıyormuş gibi görünse de anlamsallıklarıyla ya da daha doğru söyleyişle anlamsal koridorları, katmanlarıyla kendini gösteriyor öykü.Ama "düşünce yükü"ne gelmiş değiliz henüz. Bunun için dört ayrı öykü kitabında odakladığı temel sorunsalların neler olduğuna bakmamız gerekiyor ilkin. Gelin, tek tek ele alalım bunları:1. Tanığın Biri'nde, haksızlıklara ayaklanan mahpusla bunları susturmaya çabalayan sorgucular, polisler, jandarmalar karşı karşıya getirilip sorgucular kendi iç çatışmalarıyla alınıyor.2. Beyaz Yakalılar'da bürokrasinin çarklarında ezilip tükenen küçük insanlar söz konusu. Acımasız bürokrasi karşısında birey ya ikiyüzlü davranacaktır ya da erdemli bir tutum izleyecektir... 3. Kurtuluştan Sonra'da Kurtuluş Savaşı'na özgüleniyor öyküler. Çatışma, hesaplaşma ulusal boyutta kendini gösteriyor bu kez. 4. Onların Çocukları'nda anne babaların, aile çevresinin karşı karşıya kaldığı zulümler sonucu, çocukların, gençlerin yaşadığı travmalar karşısında iç hesaplaşmaya dalmaktan, kendimizi sorgulamaktan kurtulamıyoruz bir türlü.Nasıl bir düşünce yoğunluğu bu? Kahramanlarının süreğen çelişkilerle kıvrandığı durumlar bunlar. Çünkü öykü kişileri hep ikilem karşısında; ya oldukları gibi görünerek ya da göründükleri gibi olarak mutsuzlukla, acıyla kıvranıyorlar... Şükran Kurdakul bizi, işte böyle derin mi derin, evrensel bir insan sorunsalını düşünmeye itiyor bir bakıma bu öykülerde... Ne var ki bunu yaparken, sınıfsal çelişkileri bir çırpıda deyiverme hafifliğine düşmüyor hiçbir zaman o. İlginç uzamlara uçururken de çok farklı yaklaşımlar sergiliyor üstelik.Olaylardan, hatta olaylarda yoğrulan insanlardan soyutlayarak getiriyor bütün bunları. Bunca düşünce yoğunluğu şiire de buyur edilebilirdi oysa değil mi? Ama Kurdakul, ayırdında; öykü yine de yaşamsal gerçekliğin imbiğinden süzüleceği bir olaya dayandırılmayacak mıdır? Bu çerçevede insanlar yer almayacak mıdır öyküde? Öte yandan Şükran Kurdakul'un öyküye yöneldiği 1960'larla da ilintilendirilebilir durum. Devrimci savaşımın olağanüstü yükseliş gösterdiği, ötesinde doruğa tırmandığı aşamada, şairin birikimine dayanarak, söylemek istediklerini "anlatma" eğiliminden doğmuş olabilir gibi geliyor bana. Gelin biraz da bunun üzerinde duralım...

ÖYKÜDE 'İNSAN VE OLAY İKİLEMİ'

Şükran Kurdakul, olayın gerilimine karşı tutum sergilerken öyküdeki "olay ve insan ikilemi" üzerinde duruyor. Belli ki yazar, bu yönde yoğun düşünce üretmiş öykülerini yazarken... Öyküde olayla kahramanların birbirine giriştiği, insanı bir ikilemle karşı karşıya bıraktığı görülmez mi hep? Yalnız okur için değil, yazar için de geçerli kuşkusuz bu! İster özöyküsel ister elöyküsel yoldan olayı aktarıyor görünsün kahraman ya da anlatıcı, olayla ilişkilenişin dışındaymışçasına tuhaf bir durum sergilemez mi? Sanki olayı aktarmak için vardır insan, klasik tragedyalardaki "deux ex machina" tekniği gibi. Peki bu, öyküdeki gerçekçilik duygusunu zedelemez mi? Öyleyse kahramanların olaylar karşısındaki tutumu belirlenirken yazar, bunu bir iyice düşünmek zorunda!Şükran Kurdakul ne yapıyor bu konuda?Öykü anlatıcılarını, bir karşı açı yaparak öyküye yerleştirmek gibi ilginç tutum sergiliyor. Bu açılara da farklı farklı kişileri oturtuyor. Böylece kimi olumsuzlukları sezdirerek tutumunda bir işlevselliği öne çıkarıyor. Sonra, özellikle ikinci öykü kitabı Beyaz Yakalılar'la birlikte verimine, biçemce enikonu bir alaysamayı da ekliyor. Ötesinde tersineli bir anlatıma da başvurduğu söylenebilir Kurdakul'un sıklıkla. Sözgelimi emekçileri satan sarı sendikacılar, halkı dolandıran memurlar, Kuvayı Milliyecileri arkadan vuran hainler doğrudan kendi anlatımları ya da yazar gözlemleri doğrultusunda öyküye yerleştiriliyor. İlginç olan, bu yapılırken, kesinlikle çizgiselliğe düşülmeyişi, öykülerde gerçektenlik duygusunun yitirilmeyişi...Şükran Kurdakul, hemen bütün öykülerinde, aynı bir öykü kişisini farklı farklı öykülerde gezindirerek, insan tutumunun olaylara göre değişebileceğini gösteriyor bize, ötesinde sanki bunu kanıtlamak için özel çaba harcıyor. Örneğin Selâmi, Hasan, Sabahattin, Sedat vb. bize öykü kişilerinin olayların belirleyeceği birer kahraman olduklarını vurguluyor özellikle öykülerde. Genç öykücüler, bunun ne anlama gelebileceği üzerinde sıkı sıkıya durmalı bana sorarlarsa.Siyasal öykü yazmaya girişenlerin de üzerinde çalışması gereken örnekler Kurdakul'un bu ürünleri... Ne ki şair yanı, öykülerin üzerini bir tülle örtüleyip gölgeliyor da. Bu nedenle öyküler, kendi dramatik akışlarıyla değil söz sanatıyla, tümcelerle, sözdizimleriyle geliştiriliyor sürekli. Eğer öykü sözcük sözcük izlenmezse dramatik akışın yönünü, niteliğini kavramakta zorlanabiliyor insan. Ama şiirler de öyle değil midir? Kurdakul, haklı olarak öyküyü de bir söz-sözcük hüneri sayan tutum sergiliyor doğru bir yaklaşımla. Oysa günümüzde bundan habersiz nice yazar olduğu görülebiliyor ürünleri okunduğunda.Bu arada Beyaz Yakalılar'daki öykülerden, televizyon için renkli, hoş bir halk dizisi çıkarılabileceğini ekleyeyim... Sağlığının elverdiği günlerde Cumhuriyet'te köşe yazarlığı yapmış Şükran Kurdakul'a, okurlarının ilgisiz kalmamalarını, hele Kurtuluştan Sonra adlı öyküler toplamını kesinlikle okumalarını diliyorum...Bir buçuk yaşına bile varmamışken, babacığı Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Binbaşı Mehmet Salih'i yitiren vatanın bu öksüz ama onurlu çocuğu Şükran Kurdakul'un öykülerini, yanı sıra öteki ürünlerini, şunca yıl sonra yine öksüz bırakacaksak, pes bize!

CK, 03.02.2005

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »