Ayfer Tunç ile 'Evvelotel' üzerine
18/10/2006 ·
Ayfer Tunç ile 'Evvelotel' üzerine
Erdem ÖZTOP
_______________________________________________________
"Bir gün herkes kendisi olsun"
Bir gün herkes kendisi olduğu vakit, tamamen özgür olacağımızı imler Ayfer Tunç 'Evvelotel' adını verdiği bu yeni kitabının öykülerinden birine ilişkin değerlendirmede. Hayata dair, muazzam bir dil işlemesiyle harmanlanmış öyküler kotarmış Ayfer Tunç ki, aslında okuma eyleminden kısa bir süre sonra ayırdına varıyoruz ne kadar da yakın olduğumuzu öykülere. Ve bir de bakıyorsunuz ki, siz de Tunç'un öyküleri içersinde buluveriyorsunuz kendinizi. İşte bu hallere bürünmüşken, yazarımızla keyifli bir söyleşi gerçekleştirdiğimize inanıyorum ben, ya siz?..
-Sevgili Ayfer Tunç, yeni bir öykü kitabı ile okurla buluştunuz, Evvelotel. Neden bileşik bir kombinasyon, evvel otel değil de?
- Kitabın adı tek bir sözcük olsa da metnin içinde evvel ve otel sözcükleri ayrı yazılıyor, çünkü orada bir otelin adından söz ediyorum. Ama kitabın ve öykünün adı bir otel adıyla sınırlı kalsın istemem. Bir mekân olarak otelin geçiciliği ile evvel sözcüğünün yarattığı yekparelik duygusu bir araya gelsin isterim. Gereğinden fazla ince bir sözcük oyunu olarak görülebilir bu. Genel okurun ya da çoğunluğun diyelim, edebiyattan beklentisi giderek azalıyor. Çarpıcı bir hikâyeyle sınırlı kalan, öykünün akıcı olmasıyla yetinen, hatta öyküye zaten itibar etmeyen, düşünmeye zorlanmaktan hoşlanmayan, edebiyatın asıl büyüsünün kendini ortaya koyduğu söz-anlam ilişkisini görmezden gelen, edebiyatı bir eğlencelik olarak algılama eğiliminde olan ve yazının hayatı dönüştürücü gücünü umursamayan okur için muhtemelen lüzumsuz bir inceliktir, ama ben hitap ettiğimi düşündüğüm okurun anlayışına güveniyorum.
- Evvel, zamanla bir bütün de ondan mı?
- Evvel sözcüğü bizden çok uzakta olan, bir yanıyla da tahayyülümüzü aşan bir yekpareliği çağrıştırıyor. Evvel sözcüğünün en sık ve değişmez biçimde kullanıldığı metinler masallardır biliyorsunuz. Bizim masallarımızın tekerlemesini hatırlayalım: "Evvel zaman içinde/kalbur saman içinde/pire berber deve tellal iken/ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken..." Masalların temel özelliklerinden biri olayın belirlenemeyen bir zamanda geçmesi, bir diğeri de olabilirlikle sınırlı kalmayacağının masalın daha tekerlemesinde ortaya konmasıdır. Zaman, masallarda ve tahayyülümüzde böylesine geniş ve imkânlıdır. Ancak bize günümüzde artık uzak olan şeylerden biri de zamanın bütünselliği fikridir. Zaman fikrini günümüzde parçalanmaz bir bütün olarak değil, aksine, birbirinden neredeyse kopmuş anlar olarak hissediyoruz. Evvelotel'de sezdirmek istediğim, ama ne kadarını başardığımı bilmediğim bir altmetin ya da bir sözcük var: Fâniyiz. Kitaptaki hemen her öyküde bu mutlak bilgiye bir atıf vardır. Bir zamanlar daha sık rastladığımız kalender insanların, hayatın tıkanan yolları karşısında geniş bir tevekkülle söylediği "dünya hancı, ben yolcu" türünden sözler, aslında hayat denen maceranın özünü ortaya koyuyor. Ama artık zamanın akışı içinde değil, ânın egemenliği içinde yaşıyoruz.
EN BÜYÜK TRAVMA
- Kitapla aynı adı taşıyan bu öyküde ise, kambur zaman içinde anlatılan ama günümüze bağlantılı bir döngünün hikâyesini anlatıyorsunuz aslında. Biraz Babam ve Oğlum durumu belki de. Terk etmeler, ayrılıklar babadan oğla mı geçer, yoksa bu işin içinde bir bit yeniği mi vardır?
- İnsanın hikâyesi, olay örgüsü her ne olursa olsun, varlığımızı oluşturan bütünden parçaların kopmasının hikâyesidir bence. Kişi olmanın başladığı an doğumdur. Doğmak geniş bir perspektiften bakarsak yaşadığımız en büyük travma değil mi? Doğarak bir bütünden koparız. Bu, özünde bir terk etme ve aynı zamanda terk edilmedir. Doğarken annemizin rahmini terk ederiz, o da zaten bizi dışarı atmıştır. Bizi bir rahimde var eden iki kişiyi terk etmek, anne-baba terkleri, evlat olmaktan vazgeçmek; kişileşmenin yine travmatik adımlarıdır. Terk edememek de bir sürekli travma halidir, bizi sarsan ve yenilenen bir gerilim. Dolayısıyla anne-baba-evlat ilişkisi ancak bilinçle, sağlıklı adımlar atarak yoluna koyabildiğimiz, yolunda gitmesi için çaba harcamamız gereken, özünde travmatik ilişkiler bütünüdür, benlik çarpışmasıdır. Öte yandan anne-baba olmak insanı travmadan korumaz, anne-baba olunca kendimizden yaptığımız parçalarla kurmamız gereken acılı, zorlu ilişkilere karşı şerbetlenmiş olmayız; ruh, yine çatallanan yollar karşısında varlığına ait parçaları terk edebilir. Daha kestirmeden söylersek, babalar oğulları, oğullar babaları terk etmiştir, edecektir de.
- Kibir'de herkes yalnız denir, gerçekten de yalnız mıdır her insan özünde?
- Hayat, iki büyük yalnızlık olan doğum ve ölüm arasındaki maceradan ibarettir bence. İçini istediğimiz olaylarla doldurabiliriz, ezel ve ebed kısımları değişmez. İnsanın yalnızlığı mutlaktır. Günümüz insanının çok insan, çok arkadaş, çok eş-dost talepleri ve girişimleriyle giderilemeyen, hatta bunlarla bir ilişkisi bile olmayan ontolojik bir yalnızlık benim sözünü ettiğim. Bunu destekleyecek somut verilere sahibiz. Dünyadan geçmiş ve geçmekte olan milyarlarca insanın parmak izi birbirinden farklıdır örneğin, her insanın biricikliğine ilişkin bir işarettir bence. Bu ontolojik yalnızlık insanı anlamaya çalışan düşünce sistemlerinde de kendini ortaya koyuyor. Kutsal kitaplar her ne kadar bizi yalnız olmadığımıza inandırmaya çalışsa da -ki yalnız olmadığımızı düşünmemizi sağlayan tek şey tanrının yanımızda olduğunu bilmemizdir- cennet ve cehennem kavramlarını oluştururken, yaptıklarımızın sonucu olarak bu iki mekândan birine ailemizle, çocuklarımızla, eşimiz dostumuzla birlikte gideceğimizi söylemiyor. Aksine, bize ödül veya cezayı gösterirken, yalnız olduğumuzu, varlığımızın sorumluluğunun kendimize ait olduğunu vurguluyor.
BEKLEMEK ÇAĞI...
- Öykülerinizin ortak özelliklerinden birisi bana kalırsa, zamanla/geçmişle hesaplaşmaya gitmesi kahramanlarınızın, ne dersiniz?
- Gelecek yaşanmadı ki daha, hesaplaştığımız her şey geçmişte duruyor. Ama bu durum geçmişi öne çıkarmıyor bence, bizi yapan şeylerin geçmişten geldiğini gösteriyor sadece. İnsan geçmiş biriktiren bir varlık, gençken birikimimiz zayıftır ve genç olmanın gereği olarak yüzümüz geleceğe dönüktür. Gençlik, yaşadıklarımızın üstüne düşünmek değil, beklemek çağı. Yaşlandıkça edindiğimiz hayat tecrübesi, her küçük ümitten büyük beklentiler yaratmamıza, doğal bir şekilde engel oluyor. Yepyeni olaylarla karşı karşıya kalsak bile genellikle bu filmi görmüş oluyoruz. Gençlerin ümitleri, yaşlıların anıları var. Ancak olgunluk, gençlik ile yaşlılık arasındaki dönem, kişi hangi düşünsel düzeyde olursa olsun, zaman fikrinin ağırlık kazanmasına, kuvvetlenmesine yol açıyor bence. Gençlikte hiç olan zaman, yaşlılıkta ömürle sınırlanıyor ve bitiyor olması düşüncesi kimi zaman bir panik duygusu yaratıyor. Orta yaş ise, soyut ve derinden hissedilen kavramlarla ister istemez hesaplaşma yaşadığımız, hesaplaşmasak bile, varlığının iyi kötü farkına vardığımız bir dönem.
- "Günde üç öğün yemek yiyorsunuz-arabanızı kapalı garaja koyuyorsunuz-hafif kitaplar okuyorsunuz-çileden çıkmıyorsunuz-intihara teşebbüs etmiyorsunuz-sinemaya ayrı ayrı gidiyorsunuz-hep aynı saate yatıyorsunuz..." Yani tüm bunlar aşkı bitirir sonucu çıkıyor ortaya, çok yerinde bir tespitin bu halleri üzerine konuşalım biraz da...
- Aşk bir ajitasyon halidir, sıradışı bir süreçtir, ama sorun şu ki, sürekli ajite bir halde yaşayamayız. Dolayısıyla aşk önünde sonunda biter. Hayatımızda aşk olduğu zaman ruhen yükseliriz, dolayısıyla bu ajite halin uzun sürmesini, kimyamızda yarattığı değişikliklerin verdiği hazları daha çok tatmayı isteriz. İstediğimiz şey bir kavram olarak aşk değil, bu ajite halin yarattığı değişimleri tekrar yaşamaktır. Aşk üstüne üretilmiş klişeler düşünce dünyamızdaki zenginliğe işaret etmez, aksine, aşkın klişe hallerine vurgu yaparak klişeyi yeniden üretir. Sorun çoğunlukla aşkta değil, bitişindedir üstelik. Büyük sarsıntıların izdüşümleri de kuvvetli olur, bu nedenle derin yaralarla biten aşkların hikâyesi kuvvetlidir. Ancak, benim Kibir'de sözünü ettiğim aşkı mahveden unsurlar, bu ajite olma haline uygun düşmeyen, onu sıradışı bir hal değil, aksine bir sıradanlık olarak gösteren, dolayısıyla aşkı var bile kılmayan unsurlardır. Oysa ne demişti Cemal Süreya? "Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti." Günümüz insanı aşkla gereğinden fazla meşgul oluyor bence. Hayatı sığlaştıkça, tüketme kapasitesi arttığı halde, zihnen yoksullaştıkça, etkisini çok çabuk gördüğü şeyleri örneğin aşkı daha çok istiyor, şok etkisi yapan ilaçlar gibi. Aşk kavramsal olarak çok zayıfladı oysa. Yılların ürettiği klişeler ve yeni düzenin maddi bir hayatı işaret eden "olmazsa olmaz"ları Ferhat ile Şirin, Romeo ve Jülyet hikâyelerinin hâlâ yaşanabileceğine inanmamıza imkân vermiyor artık. Şurdan da belli: Günümüzde temel malzeme olarak hikâyeyi kullanan endüstriler, sinema, televizyon, popüler edebiyat vs. hayatın tekdüzeleşmesi, kategorize edilmesi nedeniyle, kitleleri sarsacak aşk hikâyeleri yaratmak konusunda zorluk çekiyor.
- Unutmak kimi yerde bizi yakalıyor!.. Buna kimi zaman 'olağan' sebep oluyor, kimi zaman düzen... Sanırım unuttuğumuzu sandığımız şeyler gün oluyor çıkıyor karşımıza ve acıya sevk ediyor bizi, hesaplaşmaya...
- Bence unutmak egomuzun mükemmel bir şekilde işleyen savunma mekanizmalarından biri. Unutmayı başaramasak yaşayamayız. Doğuşumuzla birlikte bir varlık olmayı, yaşamaya uyum sağlamayı öğreniyoruz. Bu çok zorlu bir çaba, tam da insan olmak demek. Psikoloji biliminin de gösterdiği gibi, egomuz acıyla baş etmek için çeşitli yollar arar. Bunlardan biri yansıtma, acılarımızla başkaları üstünden hesaplaşmadır, bunun için kin tutarız örneğin, kin tutmak unutmanın tersidir. Ama bu, sürekli bir gerginlik hali anlamına gelir, yorucudur, büyük bir enerji gerektirir. Oysa unutmak, sükûneti beraberinde getirir, çünkü ruhumuz bu dünya üzerinde "huzur" arar. Öte yandan unutmak sürekli olamaz, çünkü hiçbir şeyi unutmayız aslında, bastırırız, bilincimizin gerisine iteriz. Unuttuğumuz şeyle bir gün hesaplaşıyorsak, ya bastırmak çözüm olmaktan çıkmıştır artık, bastıramayacak hale gelmişizdir ya da güçlenmişizdir, unutmak istediğimiz şeyle hesaplaşabilecek duruma gelmişizdir. Unuttuğumuz şeyle de tesadüfen karşılaşmayız, karşılaşmışsak bir nedeni vardır, bilincimizin gerisine çekilerek egomuzu koruyan unsurlar, karşılaşma zamanının geldiğine karar vermiştir, bu nedenle hatırlarız.
SANCILI DÖNEMLER
- Halâs'ta özgürlük teması beni etkiliyor, içeride özgür olma halini nasıl değerlendirir, o sancılı dönemleri yakından tanıyan Ayfer Tunç?
- Kastettiğinizi sandığım o sancılı dönemleri yakından yaşamadım ben. 12 Eylül'de 16 yaşındaydım. Hiç "içeri" girmedim. Dolayısıyla içerdeki özgürlük hakkında deneyimden kaynaklanan bir fikrim yok. Elbette "içeri" dediğimiz yerdeki özgürlük hakkında düşünmek için deneyim sahibi olmak şart değil. Ama Halâs'ta bu türden bir özgürlük fikrinden çok, kitabın genelinde olduğu gibi, kendi olmak meselesini işlemeye gayret ettim. Kitabın bütününe yayıldığını söyleyebileceğim anafikri, "bir gün herkes kendisi olsun" anafikrini de, Edip Cansever'in Bezik Oynayan Kadınlar adlı şiir kitabındaki bir dizesinden ödünç aldım. Ama sorunuzun beni ilgilendiren önemli bir yanı var. Özgürlük kendi olmak meselesinin yanı başındadır, çünkü kendi olmak özgürleşmektir. Dolayısıyla kişi kendi olmak istiyorsa özgürleşmek zorundadır, içerde veya dışarıda olması durumu değiştirmez.
- Kitabın ismi eksik kalmış sanki, ne dersiniz? Bu bir değil iki kitap! Yoksa o, içeride mi 'saklı'? Neden ayrı ayrı değil de birleştirme gereği duydunuz?
- Evvelotel iki değil, bir kitap, tek bir kitap. Çünkü Saklı'yı kapsıyor, Saklı, ilk yayımlandığında bağımsız bir kitap iken, bu yazma macerası içinde Evvelotel'in bir parçası oldu. Dolayısıyla iki kitabı birleştirmek gereği duymak ya da duymamak söz konusu olmadı, çünkü yapısal olarak böyle gelişti. Saklı'nın içerdiği temalar ve karakterler üstüne inşa ettiğim için, Saklı'yı da Evvelotel'e dahil etmek zorundaydım, bunu yapmasaydım Evvelotel olmazdı.
YETMİŞLİ YILLAR...
- 'Saklı' öykünüzle 1989'da Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü aldınız. O zamanda yazdığınız bu öykü eğer bugün yazılsa aynen kaleme alınabilir miydi yoksa farklı şekillere bürünür müydü?
- Evvelotel'in kendisi farklı bir şekle bürünmesi gerektiğinin bir kanıtı bence. Aynen kaleme alınabileceğini iddia etmek eşyanın tabiatına da, diyalektiğe de aykırı olurdu. Saklı yirmili yaşlarımın ürünüdür, o zamanlar ben ne idiysem onun bir yansımasıdır, aradan yirmi yıl geçti, Evvelotel'e geldim, değişmediğimi iddia edebilir miyim? Değiştim. Dolayısıyla yirmili yaşlarımda yazdığım hiçbir şey tekerrür edemez artık.
- 'Saklı'da biraz 'Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek' hali mevcut, ne dersiniz?
- Bilmiyorum, belki de bu nedenle on iki yıl sonra Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek'i yazmışımdır.
- Yeri gelmişken, tıpkı az önce andığım kitabınız formatında, günümüz yaşantılarının yer alacağı bir kitap çalışmasına girmek ister misiniz?
- Hayır. Bir Maniniz Yoksa'nın benim açımdan önemli bir özelliği vardı. Yetmişli yılları anlatıyordum, yani ilkokula başladığım yıl ile liseyi bitirdiğim, aşağı yukarı reşit olduğum yıl arasını. Hayat tecrübesi dediğimiz birikimin henüz oluşmadığı; zihnimin, hafızamın, bilincimin her türlü etkiye eşit ölçüde açık olduğu; hayatı, çevremi, insanları öğrendiğim, çocukluk ve ilkgençlik çağımda fotoğraf çeker gibi zihnimde yerini alan şeyleri. Reşit olduğumuz günden itibaren, yasaların bize bir anda sorumluluk yüklemesi gibi, biz de irademizi elimize alıyoruz. Hayatta seçici algı başlıyor, davranışlarımızı hayat tecrübesi dediğimiz birikimlerimiz yönetir hale geliyor, meraklarımızın yoğunlaştığı alanları keşfediyoruz, diğerlerine ilgimizi kaybediyoruz. Bir yol seçiyoruz kendimize hayatta. Diğer yollarla ilgilenecek vaktimiz de olmuyor. Dolayısıyla bu türden objektif ve öğrenme açlığı içindeki gözlemler ancak sözünü ettiğim döneme ait olabilir bence.
- Saklı'dan ayrılamıyorum bir türlü, son sorum olsun buna ilişkin, sakın ola bu hikâyedeki deliler başkaları olmasın, süslü yengeyi deli zannederlerken...
- Deliliğin sözlük anlamı akli dengenin kaybedilmesidir. Ama yıllar içinde değişime uğramış bir kavramdır delilik. Bir zamanlar tiyatro oyunlarında veya edebiyat metinlerinde genellikle gülmece unsuru olarak kullanılıyordu deli figürü. Bir tür kerterizdi, akıllı ile deli arasındaki fark. Hemen aklıma gelen Cevat Fehmi Başkut'un Buzlar Çözülmeden adlı oyunundaki ana karakter. O delidir örneğin; oyun, içinde yaşadığımız kaosu ancak bir delinin yoluna koyabileceğini anlatmayı amaçlayarak yürürlükteki aklı eleştirir. Aynı zamanda sıradışı bir cesareti de vurgular delilik, bazı büyük atılımları yapabilmek için ancak deli olmak gerektiğini. Ama günümüze gelindiğinde bu kavramın içeriği kuvvetli bir şekilde değişti. Günümüzde delilik gerek bilimsel gerek edebi açıdan örneğin yirmi yıl öncesine göre çok farklı algılanıyor. Bugün kime deli diyoruz? Eskisi kadar çok ve rahatlıkla deli diyebiliyor muyuz? Deliye eskisi gibi gülebiliyor muyuz? Bence gülemiyoruz, çünkü hepimiz kısa süre için de olsa akli dengemizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğiyle yüzleştik. Genel bir kavram olarak delililiğin eskisi kadar yürürlükte olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla bugünkü anlayışla bakıldığında, asıl deli o değil, şu demek bence mümkün değil.
ESKİ BİR ARKETİP
- Bu kitabınıza ilişkin yapılan bir söyleşide aile imgesi ortaya çıkarılsa da, ben daha çok özele indirgeyerek, 'anne' imgesinin temel çıkış noktalarından birisi olduğunu düşünüyorum, katılır mısınız?
- Anne bir arketip olarak hemen tüm yazdıklarımda, dokunmak istemesem bile kendini ortaya koyan bir meseledir. Ama baba da bir o kadar etkilidir. Taş-Kâğıt-Makas ve Aziz Bey Hadisesi'ni bir kenara bırakalım, Evvelotel'e bakalım diyorsanız, Evvelotel adlı öyküde, anne yol arkadaşı, baba ise asıl çatışılan karakterdir. Kibir bir tür Habil-Kabil öyküsü, kardeş anne kadar zengin ve eski bir arketiptir. Acılezzet'te anlatıcının ablası ve eniştesi öne çıkar, kendi olmak meselesini ortaya koyan Amerika'dan gelen ağabeydir, öz anne hemen hemen hiç yoktur, ama sizin de sezdiğiniz gibi, anne arketipinin içini kuvvetle dolduran ve anne-oğul cinsel aşkını anıştıran bir Madam-anlatıcı ilişkisi vardır. Halas'ta ön planda olan annedir, ama anlatıcının ağabeyini ve hayatlarını olmakla olmamak arasında bırakan babasını unutmayalım. Dolayısıyla anne-baba-kardeşten oluşan bir bütün, yani aile söz konusu. Ancak, tam da burada okumak üstüne konuşmalı bence. Yazar kendince belli bir denge kurduğunu düşünse de okumak farklı bir eylem ve okur bu dengeyi kendine göre bozabiliyor.
SÖZCÜKLERİN ÇAĞRIŞIM GÜCÜ
- 'İhtilaller Neye Benzer' adlı öykünüzde şairimiz ihtilali biraz kendine benzetir, yarım, kırık ve olmayışı daha iyi bir imge! Peki yazarımızda durum nasıl?
- Sözcüklerin çağrışım gücü, metinlerimi yazarken kullandığım en kuvvetli araçlar oldu hep. Hiçbir sözcük anlam olarak da ses olarak da çıplak ve değişmez değildir benim için, metne girerken bir çağrışım zincirini harekete geçirir, ilişkili olduğu anlamları da metne taşır. Belki de hikâye anlatan tüm sanatların içinde yazının en büyük farklılığı bu. O öyküde ihtilal sözcüğünün yarattığı çağrışım zenginliğinden yararlanmak istedim. İhtilal biliyorsunuz Arapçada bozma anlamına gelen bir kökten türeyen bir sözcüktür. Genel anlamı olumsuzdur, tamlamalara girdiğinde olumsuzluğu arttırır, örneğin ihtilal-i dimağ akıl bozukluğu yani delilik demek. Ama aynı zamanda büyük ve şaşırtıcı bir yenilik anlamına da gelir. İhtilali günlük hayatta kullandığımızda siyasi içeriğinden çok, duygu yükünden yararlanırız. Nedir bu yararlandığımız duygu yükü? Olağan olanın dışına kuvvetle ve bir anda bir çıkıştır. Duygusal bir yükseliştir, kuvvetli bir değişiklik yaratmaktır ve olduğu sırada sonuçlarıyla pek fazla ilgilenmeyiz. İhtilal bir pik noktasıdır ama tabiatı gereği yatışır. İçerdiği tüm olumsuz, bozucu, yıkıcı anlamların yanı sıra, kolektif bir coşku halini de beraberinde taşır, cazip olması da bundandır. Söz konusu öyküde anlatıcı kendini tanımlarken başarısız bir ihtilal benzetmesi yapar. Yarımdır: Tamamlanamamıştır; kırıktır: Anlatıcının vardığı nokta hüzünlü ve acıklıdır; olmayışı daha iyidir: Anlatıcı kendini insanların arasından çekmiş, yükseklerde bir yere yerleştirmiştir. Dolayısıyla ihtilal, yarattığı imge dünyası itibarıyla o öyküdeki anlatıcının ruh haline uygun bir sözcüktür. Bana gelince, ben ait olduğum kuşak nedeniyle devrim sözcüğüne yakın, 12 Eylül'ü ve ağır sonuçlarını görmüş biri olarak ihtilal sözcüğüne uzak biriyim.
- Son soru; tüm bu konuştuklarımızdan öte, 'çocukluğumuz nerededir' sevgili Ayfer Tunç?
- Saklı'nın son paragrafından söz ediyorsunuz. İlginçtir, çocukluk çağlarıma daha yakın bir yaşta yazdığım öykünün son paragrafında bir çocukluk özlemini dile getirmişim, bugün bakıyorum da, çocukluk bana öyle pek de özlenecek bir şey gibi gelmiyor. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek'i yazdım, böylece bir katarsis yaşadım ve bu özlemden mi kurtuldum, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum, içinde bir çocuk yaşadığını iddia eden ve bunu keşfetmek için çırpınan kişilerden değilim, içimizde bir çocuk olduğunu da hiç düşünmüyorum. "İçimizdeki çocuk" klişesinin irademize engel olan, arızalarımızı mazur göstermekte kullandığımız bir bahane olduğunu düşünüyorum. Büyümeyi sevdim ben. Yaşlanmayı da sevdim. Çocukluk çağlarıma dönmek istemem. Belki de büyüdüğüm zamanki oyuncağım, yazmak, (ki çocukken de en sevdiğim şeydi yazmak) bana daha büyük bir doyum sağladığı içindir.
eoztopaof.anadolu.edu.tr
_______________________________________________________
Evvelotel/ Ayfer Tunç/ Can Yayınları/224s.
Cumhuriyet Kitap, 20 Nisan 2006
Kitap
Azizelerin koynunda...
______________________________________________________
Ali Ece '12 Azize'ye 12 Ağıt'ta, hikâyelerini, 12 Azize'nin sanrılar, resimler ve ritimler düzleminden anlatıyor. Kitaba Tarkan Güveli'nin çizgileri de dahil olunca edebiyattan güzel sanatlar doğuyor
21/04/2006 (5 defa okundu)
BEDİA CEYLAN GÜZELCE (E-mektup | Arşivi)
Yazarın başına bir şey gelir ve bu, ona kendi evriminde yeni bir yolculuk fırsatı yaratır. Başa gelen, bir nota, bir kadın, bir resim ya da bunlardan bağımsız bir an olabilir. Bunun sonucunda lafını eder, kendinin ve bir parantezin içinde yürümeye başlar. Orada ne kadar kalacağı ve ne kadar uzun bir cümle kuracağı, ne sıklıkta nefes aldığıyla ilgilidir. Sizden, ne kadar sürerse sürsün, onunla birlikte bir soluk almanızı ve söyleyecekleri bitmeden nefesinizi bırakmamanızı ister. Ali Ece'nin cümleleri de okuyucusundan bunu istiyor. Ece, 12 Azize'ye 12 Ağıt'ta, kendi ahdi ile açılan hikâyelerini, 12 Azize'nin sanrılar, resimler, bütünler ve ritimler düzleminden anlatıyor.
Müzisyen yazar
'Hayallerimin Komünizmi Milena' adlı anlatısında örneklediği bu farklı yaklaşımda, yazının üstbaşlığını akorlar halinde veriyor. Müzisyen Ali Ece, yazar olan kendisine katkıda bulunuyor ve kelimeler onun belirlediği akorların üzerine, sizin seçtiğiniz vurgularla yerleşiyor. Bir sonraki 'es'e yanaşana kadar, derin bir diyafram nefesini içinize çekmek gerekebiliyor. Çünkü çok cümlenin ortasında, size en son ne zaman soluk aldığınızı unutturuyor. Fakat azizelerinin koynundan bir türlü çıkmayı istemediğinizden bu pek de umursanmıyor. Onlardan tam da beklendiği gibi, büyük sözler ediyor azizeler ve bu kez, söz kâğıda, yüzler, anlar, bedenler olarak aktarılıyor. Bir tür 'resimli anlatı' da yapılıyor yeri geldiğinde. Önceki sayfada zihninizde şekillendirdiğinize hiç benzemeyen kahramaniçeler, bir sonraki sayfada neredeyse zihninizdekiyle aynı olabiliyor. Fakat sayfaları çevirmeden bunu bilmek ya da o sözleri iyice duymadan, hakkını vermeden yeni sayfaya geçmek mümkün olmuyor.
Sanatın birbirine köprülerle bağlandığı bir evrende Ali Ece'yle birlikte adım atmaya başlıyorsunuz. Hikâyeyi bütünleyen dipnotlara baktığınızda karşılaştığınız şarkıları ya da tanımları, okudukça anımsıyor fakat bilmiyorsanız bile merak ediyorsunuz. Aşkın en yüksek halinde not düşülen şarkı, edebiyatın sarmal kollarında büyüyen yanlarınızı, müziğe açıyor birdenbire. Okurken bir şeyler mırıldanmak ya da dinlemek istiyorsunuz hatta. Öyle ki, gün içinde konuşurken, yürürken, yaşarken aslında hep var olan ve sadece 'farkında olanların duyabildiği' müziği keşfediyorsunuz. Sözün şarkısı ile şarkının sözü yer değiştiriyor. Siz ise, Nicole ya da onun sevgilisiyle. "Eve dönerken, birden hiçbir şey söylemeden koşmaya başladı, bağıra çağıra 'Helter Skelter'ı söylüyordu." Ona kimsenin bir isim veremeyeceğini iddia eden kahramana inat, Nicole'e adlar bulmaya çalışıyor, fakat bu sırada onunla birlikte yere düşüyorsunuz. Nicole hastalığıyla boylu boyunca boğuşurken, doktor ya da ilaç olmak için formüller düşünüp, hikâyenin sonu 'mutlu' bitsin diye kelimeler öneriyorsunuz içinizden. Fakat kimsenin düştüğü yerlerden kalkmadığı, kimsenin bir türlü iyileşemediği; hatta dünyanın genç bir adam, Nicole, genç adamın dedesi ve babaannesi dörtgeninde daireler çizerek bıraktığı izlerin üzerinden yürüyorsunuz. 'Pastırma Yazı: Sana Kim Bir İsim Verebilir Ki Nicole?' metninde olduğu gibi: "Dedem ona yeryüzü iremlerinden koparmaya kıyamadığı atlasçiçeklerinden bir elbise yapmıştı. İçine hiçbir şey giymeden dışarı çıkar, okyanus kıyısındaki uçurumun kenarında olabilecek en zarif şekilde ölümle dans ederdi. Eve dönünce babaannemle satranç oynar, o üzülmesin diye hep yenilirdi. Dedem o güneşin batışı gibi tebessüm eder, dökülmüş yapraklardan saçlarına taç yapardı. Gölgesinden kaçmaya çalışırken ne yapıyorum diye bana bakar, bana bakıp bakmadığına baktığımı görünce rahatlardı."
Her biri farklı bir hikâye anlatan fakat birbirine bir anı ya da bir an ile göndermeler yapan on iki anlatının arasında, iki de sanat etkinliğine katılmış oluyorsunuz: 'Güneşin Kalbini Eşeleyenler Bienali' ile 'Yerkuşağı Sergisi'. Tarkan Güveli'nin çizgileri ile canlanan bu bölümler, abartısız, hatta sanatçının bütün becerisinden sadece bir tutam bulaştırılmış mütevazı resimlerden oluşuyor. Bu yaklaşım Ali Ece'nin 'Bir Erkek Fahişenin Hatıra Defteri' ya da 'Mina'ya Açık Mektup' bölümlerinde olduğu gibi, diğer tüm metinlerdeki ifadelerini güçlendiriyor. Aynı hikâye içinde herkes olabilen bir kahramanı daha yakından tanıyabilmemize olanak veriyor. Zaman zaman sıradan kelime oyunlarıyla akıcılığa sekteler vursa da, 12 Azize'ye 12 Ağıt, sizi güzel sanatların içinden doğan edebiyata ya da edebiyatın içinden doğan güzel sanatlara sürüklüyor. Bütün bunların içine aşk denemeyecek kadar aşkî hisler de katılınca; "Müzik kadar güzeldin bazen. Ve o bazende, sana karşı o kadar mahcubum ki, ayın yüzüne bile bakamıyorum. İşte o zaman, seyrettiğim en güzel filmin belki de sen olduğunu hissediyorum" cümlelerine kendi elleriyle teslim ediyor sizi Ali Ece. Yazar ilk kitabı Ayın En Güzel Hali'nin ardından, bu ikinci kitabı ile sizi "Ölüm Hanımefendi"nin koluna takıp, kendi "Cehennet"ine davet ediyor.
12 AZİZE'YE 12 AĞIT
Ali Ece, İthaki Yayınları, 2006, 170 sayfa, 11 YTL.
Yazı bir dil işidir
_______________________________________________
Murat Yalçın'dan yeni bir öykü kitabı: 'Şen Saat'. Yalçın öyküleri için, "İnsanın başından geçenlerin değil de zihninden geçenlerin öyküsünü anlatmaya yatkınım" diyor
Radikal Kitap, 21/04/2006
MEHMET ZENGİN
Şen Saat hacimli bir kitap değil, ama on dokuz kısa öykü ve sekiz kısa metin içinde sanki hep yalnız bir insan dolaşıyor. Bu yalnızlık hayata ilişkin anlamlar içerdiği gibi, bence öykülerin yalın dünyasıyla da ilgili. Kalabalık yalınlığa nasıl ters düşerse, yalnızlık da yalınlığı çağırıyor...
Doğanın yalnızlığına denk bir yalnızlığın tutkunuyum. Tekinsiz bir yalnızlık bu. Ağaç tepelerinde, dağ başlarında, dere kenarlarında yalnız geçirdiğim çocukluk zamanlarını coşkuyla anmak istedim kimi öykülerde. Özellikle de 'Canlı Doğa Albümü' metinlerinde. İnsanın 'kendi' olduğu zamanların peşindeyim. Bu, büyüme, yetişme çağlarımda oluşmuş, gelişmiş bir özellik de olabilir. Kendimi, 'dünya' dediğimizde neyi anlıyorsak onun dışında, ötesinde ya da uzağında buldum. Yaşıtlarının oyunlarına, yarışlarına, gösterilerine karışmayan, doğaya ve yaşlılara göz-kulak olan bir çocukluğa bağlanabilir mi her şey tamı tamına? İnsan ilişkilerinin sıradanlığını, sığlığını, yeterince boş ve can sıkıcı olduğunu görmenin acı tadı, sasımışlığı geçmiş değil.
Zaman ile de ilgili kaygıları var öykülerin. Geçmişe, bugüne pek çok gönderme var. Bende şöyle bir sezgi var: 'Zaman'ı bir yazınsal kavram olarak sorun eden yazarlar, edebiyatı çoğunluğa göre daha süzülmüş değerlerde arayanlar oluyor. Seni de böyle bir yerde görüyorum. Yanılıyor muyum?
Bütün anlatılar sonuçta belirli bir zamanı belirli bir zamanda anlatır. Kendi dilini bulmuş bir metin zamanını da bulmuştur aslında. Bütün sorun o anlatının o zamana yerleşip yerleşemediğidir. Anılarla düşlerin harmanlandığı yaratma zamanı, bütün zamanları kendine çekip topluyor. Hepsi bir dilin içinde yeniden algılanıp yorumlanıyor. Farklı zamanlar çeşitli biçimlerde temsil ediliyor bir metinde. Bazen bir ceket betimlemesi o metne çağ atlatabiliyor.
Hareketli zaman çok çok azdır öykülerimde. Çünkü insanın başından geçenlerin değil de zihninden geçenlerin öyküsünü anlatmaya yatkınım. İç dünyadaki hareketler çeker beni. Anlattığım insanlar dış uyaranlardan çok iç uyaranlara bağımlıdır. Dış dünya onların gözünde sonsuza dek yorumlanır.
Neye baksam ona bir geçmiş ve bir gelecek kuruyorum hemen. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe sığınarak yaşıyor oluşumuz ilgimi çekiyor. Olayların heyecanına kapılmak yerine, zamanın akışı içindeki temel yalnızlık durumunu saptama çabası benimki.
Ama 'Ters Yüz' adlı öykü ötekilerden ayrılıyor gibi. En azından konusuyla. İçinde kapkaç konusu bile var...
Dönüp baktığımda, öykülerimdeki insanların çoğunun bir 'yüz'den ibaret olduğunu gördüm. Son yıllarda buna çok kafa yordum. Takılıp kaldığım neden hep yüz oluyor? Bu öyküde yüzü tersyüz olmuş bir adam var. Bunu sıradan bir durummuş gibi anlatmanın yollarını aradım. Hepimizin başına günün birinde gelebilecek bir olay... Yüzü yanıp yok olmuş, gözleri çukuruna gömülmüş bir adam görmüştüm. İlginçti yeterince ama sıradan bir şeymiş gibi bakılıyordu. Yazarken düştü önüme bu yüzsüz de. Şimdi iki yüzsüzüm var: birini yazdım, birini gördüm. Bundan sonra ikisinin de gerçek yüzünü merak edip duracağım. Bu merakın yeni bir metni döllemesini umarak.
'Tabut' öyküsü Oğuz Atay için. Hangi akrabalıktan çıkmıştır bu öykü?
'Tabut', Atay'a bir saygı duruşu olarak da okunsun isterim. Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım... kitabı etkili oldu yazmamda. Oğuz Atay, döne döne okuduğum bir yazar değil aslında. Lise yıllarında, şiirleriyle İsmet Özel ve Oğuz Atay çarpıntısına uğradım. Deli çağıma damgalarını vurdular sonuçta.
Şimdi düşünüyorum da, 'benim yazarlarım' diyebileceğim yazarların sanırım başlıca özelliği kendi seslerini ustalıkla çınlatabilmeleridir. Ayrıca hiçbiri edebiyata bir eğlence, keyifli bir uğraş diye de bakmaz. Giderek iyi edebiyatın ölçüsü sayarım bunu.
Ben seni Vüs'at O. Bener, Oğuz Atay, Bilge Karasu ailesi içinde görüyorum. Onların senin yazdıklarında etkisi de var. En azından şimdilik diyelim ki, bu ailenin kapısını çalmış durumdasın...
Saydığınız üç ismi 'çekirdek aile' sayarsak, bir bölümü yaban ellerde, uzak-yakın geniş bir sülale çıkar sanırım. Kanbağım olduğunu düşündüğüm yazarların yazarlık serüvenleri, yazınsal tutumları kadar kişilikleri, karakterleri de beni ilgilendirir. Dostluklarını kazanmaktan ya da birlikte anılmaktan gurur duysam da ve onlara çok şey borçlu olsam da, yazmamın bir anlamı olacaksa, onların "gibi"si olmak istemem doğrusu.
"Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi", "Kalemini 'Musa'nın âsâsı' sananlar var hâlâ, yazık," diyorsun... Öyküler arasında ilgi çekici göndermeler bunlar. Murat Yalçın'ın düşünsel kaygıları mı yazdırıyor bunları?
Yazının baştan sona bir dil işi olduğunu düşünüyorum. Dilin bir araç ya da yazının hammaddesi olduğu yaygın görüşüne katılmıyorum. Edebiyatı bir iletişim biçimi gibi gören ve dili bu yönde iyi kullanmaya çalışan anlayışa diklenmek isteği bir bakıma.
Yazım süreci yer yer metne sızarken bu türden kaygılar da anlatıların bir parçası oluveriyor işte. Kişisel bir hesaplaşma alanı yazı. Üstüne bazen kuşların sıralandığı bir yüksek gerilim hattı... Bu tür çıkışlar yaparken bazen yazmakta olduğum anlatıyı da sorgularım. Belirli bir tanımı, tarifi, çerçevesi olan öykülerin peşinde olmadığımdan metin içindeki yönelişlere açık tutuyorum kendimi.
Yer yer çok şiirsel bir dili var Şen Saat'in. Olumlu, şiirin biçim özelliklerinden yararlanma anlamında bir şiirsellik bu elbette. Öykü dili böyle mi olmalıdır?
Bir sese esir düşmüşlüğümü paylaşma çabası var belki bazı öykülerimde. O sesin çevresinde dönenirken şiire yakın düşen bir düzyazının belirmesine bir diyeceğim yok. Cılız bir ses de olsa, dilin içindeki şiirsel ritim beni her zaman çeker. Öyküyü o ritmin çağırdığı dile gönül rahatlığıyla teslim edebilirim. Bir metinde her şeyin altını doldurma çabasını işgüzarlık sayarım. Boşlukta yüzmenin enginliğine tutkunum. Kaotik bir kurgu gibi de görünse bir metinde canlı sinir uçlarıyla karşılaşmayı çekici buluyorum.
Canlı olması ve metnin iç işleyişine katkıda bulunması yeterli.
Murat Yalçın dört kitap sonunda kendi öykü anlayışını buldu mu? Hâlâ bir arayışı var mı? Şen Saat bu arayışın neresinde duruyor?
Ta baştan beri okumak istediğim metinler yazmaya çalıştım. 'Şimdi bir öykü yazayım' demedim hiç. Temel sorunum yazıyla. Yazı, bir eylem biçimi. Kâğıdın cömertliği olmasa kolay ele alamam kalemi. Kitaptan kitaba değil de öyküden öyküye başka yollar, gizli geçitler bulmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Bunu ne ölçüde gerçekleştirebildiğimi ancak eleştirmenler ve okurlarla birlikte görebilirim ama dönüp baktığımda kabaca üç halka gözüme çarpıyor: Aşkımumya'da (1995), Hafif Metro Günleri'yle (1998) birlikte İma Kılavuzu'nda (2003) tamamlanan halkalar ve şimdi Şen Saat'le birlikte başlayan 'açık hava' dönemi... Bir süre daha dolaşacağım anlaşılan.
ŞEN SAAT
Murat Yalçın, Defne Yayınevi, 2006, 128 sayfa, 6 YTL.

