Bugün Ne Yapmalı / Doğan Hızlan
22/7/2007 · Kategori: Deneme
|
AlsahBlog

|
_______________________________________________
2006 YILI ÖYKÜ YAZILARI
________________________________________________
**************************************************************
Remzi Karabulut'la "Kadınlar Gülmemeli"yi konuştuk
______________________________________________________
'Anlatılacak öykülerin unutulmaması gerekiyor'
Remzi Karabulut öyküleri, öyküye ilişkin kimi olumsuz tartışmaların edebiyat gündemine dönüştüğü bugünlerde, umutsuzluğa düşmenin yersizliğini işaretleyen öyküler bence. Sanata ilişkin bu tür tartışmaların varlığı, olumsuz tartışmalar olsa bile, sanatı geliştirir, diye düşünüyorum. İnsan tükenmedikçe, ona ait söz ve yazı sanatı da, tartışma da bitmeyecek. Önemli olan yazarın duruşudur. Yeter ki yazar, yönünü insandan yana çevirmekten vazgeçmesin. Kalemi insana dönük yazar var oldukça, sanatın güzel yüzü hep ışıyacak.
Remzi Karabulut'un öyküleride böyle öyküler. Karabulut'un anlattığı insanlar yanı başımızda olan ve çoğunluğu oluşturan, tanıdığımız, bildiğimiz insanlar. Üreten, yaşayabilmek için, ayakta kalabilmek içi "mucizeler yaratan" yoksul insanlar, emekçiler. Belli ki onların dünyasını yakından tanıyor. Bu hayatın içinden geldiği öykülerinden çıkıyor. İçinden çıkıp geldiği için de yazdığı insanların kültürünü, onların dilini, yaşadıkları acıyı, korkuyu, kısacası o hayatları iyi biliyor. O dünyaları çarpıcı bir gerçekçilikle veriyor. Çoğu öyküyü okuyup bitirdiğinizde tokat yemiş gibi oluyorsunuz. Remzi Karabulut'la Can Yayınları'ndan çıkan "Kadınlar Gülmemeli" kitabını, öykülerini konuştuk. Öyküleri konuşurken, yalnızca kitabıyla sınırlı kalmadım, edebiyata, sanata ve genel anlamda hayata ilişkin bakışını da merak ettim, buna ilişkin sorular da yönelttim.
Hasan ÖZKILIÇ
-Öykü konusunda karamsar günleri yaşıyoruz. Evet, kimine göre durgun bir dönem. Kimine göre hâlâ iyi öykü az yazılıyor. Daha çok "mekansız, zamansız, insansız" öyküler ağırlıkta. Farklı düşüncelerin varlığını sürdürdüğü bir dönemde ilk öykü kitabın "Kadınlar Gülmemeli" Can Yayınları'nda yayımlandı. Ben öykülerini çok sevdim. Kimi öykülerin, ki bunlara sonra değineceğim, beni duygulandırdı. Çok içten, sıcak, yalın öyküler... Bizim öykülerimiz, halkın, bugünün... Hayatın içinden, sokaktan öyküler. İstersen, öncelikle öyküyle buluşmandan söz et, biraz yaşamından. Sonra bu konuları tartışalım.
- Radyo tiyatrolarını çok severdim, kaçırmazdım hiçbir oyunu. Kerim Avşar ve Bozkurt Kuruç'un anlatmasıyla bir başka oluyordu, zevkten ölüyordum. "Vahşetin Çağrısı, Anlatan: Bozkurt Kuruç, Yazan: Jack London, Efekt: Korkmaz Çakar, Seslendirenler:...." derken art arda isimler sıralanırdı. Duyduğum her isim benim düş dünyamın birer kapısıydı. Bütün isimler sayıldıktan sonra benim için tanımsız bir iç yolculuk başlamış demekti artık. Sonra, dinlediğim bu oyunların yazarlarını ve kitaplarını merak ettim. Okuduğum her öykü, ayrı bir şaşkınlık yaratıyordu bende. Yer, Sarıkamış'a bağlı Balıklı Köyü. 1963'te orada doğmuşum. 1975 yılına kadar oradaydık. Sonsuz dünyanın en uzak noktasında sanki, tepelerin arasında bir köy. İsmi Balıklı ama ne balık var, ne herhangi bir ağaç. Evde şölenler yaratan bir radyomuz var. Şeytan icadıdır diye de zaman zaman babama saldırılar var. Ama öte yandan haberler merak ediliyor. İsmet İnönü ne dedi, Bülent Ecevit hangi savaş taktiği uyguluyor? Kıbrıs'ta neler oluyor? "Ayşe'yi tatile çıkarın" parolası günlerce köylümün yüzünde bir şaşkınlık tablosu olarak asılı kaldı. Ulusal savaşları umursamayıp kendi savaşlarını sürdüren kadınlar var dikkatimi çeken. Gizli gizli ağladıklarını görüyorum kimilerinin. Kümesteki tavuktan, ahırdaki koyundan, kilerdeki kürekten farkı olmayan kadınlar var. Dört bir yanı kuşatılmış, mengeneye alınmış kadın ruhunu gördüm. Evet, gördüm. Olmayan bir sürü eylemi anlamaya çalıştım. Çocukların her konudaki filtreleri yetişkinlerinkinden daha güçlüdür. Onlar günlük yaşamda olmayan ne varsa çok çabuk algılıyor, iç mekanizmasında ayıklayıp bir yerlere oturtmaya çalışıyorlar. Ama insanlık, güzelim yaşamı, uçurumdan yuvarlanmış bir araç enkazına çevirmiş durumda. Böyle bir görüntü karşısında çocuğun şaşkınlığını düşünün. İşte ben, yaşamın buna benzer görüntüsü karşısında kitaplara sarılmışım. Öyküler el atmış bana. Sen de bilirsin, Doğu'da ilkokula başlayan çocuğun yalnızca ders değil, aynı zamanda dil sorunu da var. Yani hem dil öğreneceksiniz, hem de derslerinizde başarılı olacaksınız. Doğrusu burada ben çok zorluk çekmedim. Üçüncü sınıfa geldiğimde, Türkçeyi öğrenmiş, derslerimi düzeltmiş, üstelik öykü kitapları okuyordum. Arkadaşlarımdan hızlı gittiğimden öğretmenim Cesim Çelik, beni öykü kitaplarıyla durduruyordu. Bendeki öykü tohumu böyle bir ortamda atılmış olabilir.
ÇOCUKLUK ŞAŞKINLIĞI...
-Çocuklar, öykülerinde daha çok ve onların dünyasını yine çok doğal, "çocuk güzelliği"nde anlatmışsın. Tam da bizim ülkemizin gerçeğine uygun düşen, trajik, yaralayıcı çocuk dünyaları. Ve tabi ki emekçi, yoksul dünyadan çocuklar. Neler yaşıyorsun bu çocuklarla? Bana göre onlara çok yakınsın, sanki her an onlara dokunuyorsun. Böyle mi?
-Doğru. Hatta hiç büyümediğimi söyleyebilirim. Demin anlattığım çocukluğumda kaldım hep. Şaşkınlığım sürüyor hâlâ. İçinde bir sanatçı kişilik barındıranlar, çocukluk şaşkınlıklarını yaşamları boyunca atamazlar. Şimdiki çocukların şaşkınlıklarını da görebildiğimi düşünüyorum. Sürekli izliyorum onları. Çocukları ve yaşlıları kaçırmıyorum. Her yerde onları izliyorum. İnsan yaşamının ilk yılları ile son yılları hep aynıdır. Arınmışlık vardır bu dönemlerde. Yaşamın fazlalıklarından arınmışlık. Gerçek insan halidir bu. Çocuklar henüz yük almamış, yaşlılar da fazlalıklarını atmış. Çocuklar için yazmak isterdim. Çocuk öyküleri değil, yalnızca çocuklar için yazmak. 4. Bursa Kitap Fuarı'nda kitaplarını imzalayan yazarlardan en çok Muzaffer İzgü'yü izledim. İzgü çocuklara kitap imzalarken ben sonsuz bir mutluluk duyuyordum.
-Gelelim kitabın adına, "Kadınlar Gülmemeli". Neden? Zaten kadınlar da gülmüyor öykülerde. Kadınların gülmesi hangi koşullarda, hangi dünyada gerçekleşecek?
-O kadın hâlâ dayak yiyor. Katlanılamaz bir durum. Öyküsünü yazmış olmak da değiştirmiyor durumunu. Ruhen erkeklerden kesinlikle daha güçlü oldukları halde, hâlâ eziliyor olmaları şaşırtıcı. Kendi bağımsızlıklarını, kendi özgürlüklerini kendileri oluşturacaklar. Bunu yapabilecek kadar güçlüler.
AKILDA KALACAK ŞEYLER
-Şimdi şu bizim öykü dünyamıza, edebiyat ortamına bir bakalım: Yukarıda sözünü ettiğim, öykünün bugün yaşadığı varsayılan sorunları konuşalım. Öykünün geldiği yeri nasıl görüyorsun? Sence de durgun bir dönem yaşanıyor mu? "Mekânsız, insansız, zamansız" mı yazılan öyküler. Yazar bir özne olarak, kahramanından daha çok kendiyle mi ilgili?
- Geçenlerde küçük oğlum bir öykü anlatmamı istedi. Düşündüm, çocuğa anlatacak bir öykü anımsayamadım. Anladım ki öyküler, çoğunluğu, aklımızda kalacak bir şeyler anlatmıyor. Belki birçok konuda iç dünyamızı zenginleştirip renklendirebilir ama aklımızda kalacak bir şey anlatmıyor. Oysa aklımızda kalabilecek şeylerin öykülerini anlatmakla da çağdaş öyküler yazılabilir. Kuşkusuz bireyin derinlikli olması daha çağa uygun bir durum. Ne kadar derinlikliyseniz o kadar sağlamlaşır duruşunuz. Kimileyin, derinliklere dalmak insanın dış dünyayla iletişimini kopartıyor. Anlatılmaz öykülerin okunması, evet, bizi suskunluğa itiyor. Oysa bizim sağımızdaki, solumuzdaki birlikte yaşadığımız insanlara anlatacak şeylerimiz olmalı. Anlatılmaz öykülerin okunması yalnızca içimizi derinleştirir. Ama bu derinlik birlikte yaşadığımız insanlarla olan iletişimimizi koparıyor. Çocuğumuza, eşimize, sevgilimize, arkadaşımıza, kapı komşumuza anlatabileceğimiz öyküler okumalı, yazmalıyız.
Anlatılamayan öyküler yazılmasın, okunmasın demiyorum. Kuşkusuz onlar da olacak, hem de en güzelleri. Ama anlatılacak öykülerin de unutulmaması gerekiyor. Bunu söylemek istiyorum. Hem konu zenginliği, hem anlatım zenginliği, soyut olsun, somut olsun, ama en son kalacak olan somut öykülerdir. Bizimle beraber insanı konuşturan, insanın konuşmasını sağlayan, insanın iletişimini güçlü kılan, insanın içindeki renkleri karşı tarafa aktaran, karşı taraftan alan öyküler yazılmalı.
-Örneğin kitaptaki öykülerinden bir "Eso"ya, bir "Mektuplar"a baktığımızda, "postmodern" dünyada, bizim Anadaolu'da, Doğu'da sanki feodal yapı bütün katmanlarıyla yerli yerinde duruyor. İşte yaşananlar da bunun kanıtı. Töre cinayetleri ve kadının dramı. Bu bir çelişki değil mi? Bir yanda küreselleşme, dünyanın bir köye dönüşmesi, öbür yanda feodal yapı ve bu gerçeklik. Bu pencereden baktığında, edebiyat, edebiyatımız bu gerçeklikle ne kadar ilintili?
-Öykücü, iyi bir terziden, iyi bir şoförden, iyi bir aşçıdan, iyi bir futbolcudan daha akıllı değil. Onun için ne söylersem söyleyeyim, biraz sonra bunun başka türlü de söylenebileceğini düşünürüm. Yalnızca gerçekçi sanat ve edebiyatın gücü de yetmez bu feodaliteyi kırmaya. İnsanlığın bütün birimleri insanlık üzerine çalışmayla düzelir ancak. Genelleme tanımlamalarda hep zorlanmışımdır. Paylaşacak bir şeyi olan kişinin görevi işaret etmek olmalıdır. Yanlışı, doğruyu, güzeli, çirkini işaret etmek. Sancılı bulduğum bir durumu işaret ediyorum sevdiğim insanlara. Bakın, diyorum orada bir yara var, sancı var, ya da güzellikse güzellik var, diyorum. Gerisi onlara kalmış. Korkunç bir çelişki, korkunç bir uçurum var, olması gerekenle olan arasında. İyileşme yerine giderek yaraların kanaması, insanlığın kan kaybetmesi aklı başında olan insanı kaygılandırıyor. Ben bilim adamı değilim, bunun reçetesini bilmem. Meyve ağacına aşı yapılır gibi aşısı da yok bunun. Yarası kanayanlardan biri de benim. Edebiyat yalnızca sessiz bir çığlıktır, kanamaya tampon olabilir bir süre, ama yalnız başına kanı durdurmaya gücü yetmez.
-Bizim gibi çelişkilerle dolu, yeniyle eskinin sürekli çatışmasının varolduğu ülkelerde, en büyük acıyı kadın çekiyor. Duygu Asena'nın adlandırdığı dönemden, seksenlerin başından bugüne değişen bir şey yok. Kadının hâlâ "adı yok"... Hatta daha kötü değil mi? Kadın bir cinsel obje, kadın alınıp satılan mal, kadın namus için kolayca infaz edilen varlı..., Sahta bir ana sevgisinin ardında barbarlık egemen kadın üzerinde. Sanat ne yapıyor, öyküler, roman, sinema, tiyatro, yeterince işleniyor mu kadının trajedisi?
- Sanat ve edebiyat kadına zarar veriyor. Özellikle erkek egemenliği altındaki bir sanatın kadın trajedisini doğru şekilde ortaya koyamayacağını düşünüyorum. Onu yine en doğru şekilde kendileri yapabilirler, kadınlar yani. Kendi inceliklerini en iyi kendileri ortaya koyabilirler. Kadın yazarlarımız, sinemacılarımız, şairlerimizin toplamına bakın, bir sınıfı doldurmayacak kadar azdır sayıları. Bizi kaç tane kadın yönetiyor. Bir evi en iyi yöneten kadın, ülkeleri de rahatlıkla erkeklerden daha iyi yönetebilir güçte. İnsanı karnında taşıyan kolaylıkla her şeyin üstesinden gelebilir, yeter ki ne yapması gerektiğini görsün, karar versin. Sanat eserlerinde kadının trajedisinin işlenmesi çözüm değil, onlar günlük yaşamdaki dengeleme güçlerini, kimliklerini ortaya koyma yolunda da gösterebilirler.
BİREYİN YALNIZLAŞMASI
-Sanatın değiştirme, dönüştürme gücüne inanıyor musun?
-Kendimizi anlatmaktan kurtulamadık. İç karışıklıklarımızı, iniş çıkışlarımızı sınırlı sayıdaki sözcük bilgimizle aktarma oyunundan kurtulamadık. Korkunç bir yabancılaşma görüyorum son yılların yapıtlarında. Bireyin yalnızlaşması için sanki hepimiz kalem birliği içindeyiz. Birçoğumuz kendimizle konuşmayı daha sanatsal buluyoruz. Bir salonda herkesin birden konuşması gibi bir şey, kimse kimseyi dinlemek istemiyor. Başkasının öyküsü önemli değil, herkes kendi öyküsünü biricik sanıyor. Kendisiden başkasının derdini dinlemek istemeyen bir yazarın değiştirme, dönüştürme gücünden nasıl söz edilebilir? Böyle bir şey için bir kere yazanın artık "ben" dememesi gerekiyor.
-Popüler kültür, popüler sanat, aydın yazar ilişkileri... Tarsus'ta yaşıyorsun. Sanatı, edebiyatı da yakından izlediğini biliyorum. Nasıl görüyorsun ilişkileri? Bir ilk kitap yayımlamış yazar olarak bu dünyaya nasıl bakıyorsun?
-Beni pek fazla ilgilendirmiyor o dünya. Satmış satmamış, popülarite benim umurumda değil. Sevdiğim, hayran olduğum insanların ne düşündüğü önemli benim için. Yaşamın orta yerinde duranların ne düşündüğü önemli. Erdal Öz, Sezer Ateş Ayvaz'a "Kitabının çok satmasını ister misin?" diye sordu, "Hayır," dedi Ayvaz. Böyle düşünen çok yazarımız var. O dünyadan uzakta yazmanın keyfi bir başka bana göre. Sanattaki o çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum. İşin orta yerinde olmak o kadar sevimli olmayabilir. Dünyanın öbür ucundaki bir insanın anlayabileceği, benimle paylaşabileceği, çürütülen tarafımızı işaret etmeye çalışıyorum. Ya da bir düşümü, bir mutluluğumu paylaşmaya çalışıyorum..
- Bir "kör kurşun"la gelebilir ölüm, bir yanlış anlamayla, anlaşılmakla "başına işler açılır", taş düşebilir üzerinize, işinizden çıkmış, sokakta, evinize, sıcak düşler içinde giderken, oracığa yığılıp kalabilirsiniz, kanlar içinde. Bir bomba patlayabilir, kollarınız, bacaklarınız havada uçuşabilir... İşte burada, "Çağla Badem Satarken" adlı öykünde de böyle bir karabasanın içine öykünün çocuk kahramanı "Cemile'nin oğlu Selim" düşer. Çağla badem satan Selim. Ya ölüm Selim'i de bulursa, ne olur?
- Göğsüne yağan kurşunlarla top gibi zıplayan gövdeler gördük. Bir hiç uğruna yitirdiğimiz delikanlılar, genç kızlar oldu. Pisipisine ölümler oldu. Ölenden çok yaşayanlar tahrip oluyor belki de. Ölen ölümünü yaşamıyor. Birbirlerine silah doğrultanların kimisi, şimdi ortaklaşa iş yapıyor ve o günleri fıkra olarak anlatıyorlar birbirlerine. Dünyanın huzurunu kaçıran 15 yaş ile 50 yaş arasındaki erkeklermiş, biliyor musun?
Bana böyle zor sorular sorarsan, ben de böyle boyumdan büyük sözler eder ukalalık yaparım işte. Bana bir öykünün doğum sancılarını sorsaydın, böyle konuşmak zorunda kalmazdım. Sen, ben de giriyoruz bu huzur kaçıranlar gurubuna, ona göre.
KARIŞIK BİR DURUM
-Peki, o zaman şöyle sorayım: Remzi Karabulut nasıl yazıyor öykülerini?
- Nasıl yürüyorsam öyle yazıyorum. İnsan önünde sonunda yürüdüğü gibi yazar. Başkaları gibi yazmak, bir süre başkaları gibi yürümek gibidir. Bir süre yürürsünüz, sonra doğal yürüyüşünüze geçersiniz. Ne var ki nasıl yürüdüğümü de bilmiyorum.
-Evet, bir başka soru: öykülerin hakkında ne düşüyorsun, neler hissediyorsun yazıp bitirdikten sonra, hatta yayımladıktan sonra?
- Öykülerimin ne olduğun ve nasıl olduğu konusunda bir şey söyleyemem. Çünkü insan henüz yürümekte olan bir çocuğu için gelecekte nasıl ve ne olacağını, topluma ne kadar yararlı, kendisine ne kadar yararlı, ne kadar özgün olacağını bilemez. Ama çocuğun doğum sırasında bana yaşattığı sancılardan söz edebilirim. Evet, yaşamın birçok şeyi söze fazla gelmeye, ya da yetersiz gelmeye başladığında, bir şeyler söylemek istiyorsunuz. Bunu neden yaptığınızı pek bilemeyebilirsiz. Benim yaptığım biraz işaret etmek, göstermek, belki etrafımdaki insanlar görmemiştir diye işaret etmek. Tabi öte yandan yazmayı böyle kolay tanımlamak da sözcüklere ve onların yüklendikleri anlama haksızlıktır. Yazmak da tıpkı yaşam gibi görecedir. Belki de bütün anlattıklarımın dışında bir şeydir söylemek istediğim. Karışık bir durum anlayacağınız. Karışık ama olağanüstü güzel tabi...
-"Özel, Belki, De Çok Özel Bir Öykü", giden bir sevgiliye ağıt. Giden "Beysi" ve ardından söylenen ağıt. Yaşanmış güzel günlere, geçmişte yaşanmış ve şimdi de süren bir sevdaya dair bir öykü ve birkaç öykünün kahramanı Beysi. Evet, "Kum Güneşleri", "Su Soyundu" ve adını andığımız öyküde de Beysi çıkıyor karşımıza. Kimdir Beysi?
-Bu sözcüğün sesini ilk duyduğumda çok beğenmiştim. Beğendiğim birini her yazmaya kalktığımda bu isim düştü kalemimin ucuna. Başka gizli bir anlamı yok.
-"İsimsiz Öykü" de beni çok etkileyen öykülerinde biri. Kısa, şiirsel bir metin. Biçimi de şiire benziyor. Bu öykünün bir yazılış serüveni var mı, çevrende tanık olduğun bu tür yaşamlar var mıydı?
-İçtenlikli şeyler yazmak istediğim zaman hep gerçek yaşamdan görüntüler sıralanır gözümde. İnsanın ve eşyanın doğasına aykırı olmayanı seçtiğiniz zaman, bu durum kağıda düşüyor, dolayısıyla okuyana geçiyor. Her gün yeni şeyler yaşanıyor. Masa başına geçip kurgulamak yerine yaşamın içinde ararsanız sermayenizi, insandan yana kullanırsanız kartlarınızı, oyunu kazanmanız zor olmaz.
ÇUKUROVA ÖYKÜLERİ
- Çukurova köylerini gezdiğini, halkın kendi dilinden yaşanmış öyküleri derlediğini söylemiştin. Bu derleme işlerin nasıl gidiyor?
-Cemil Kavukçu gibi bir denizle tanıştıktan sonra yıllarca kendi küçük gölümde boşuna çırpındığımı anladım. Gerçi henüz kendime özgü bir deyiş ve yazım biçimi bulmuş değilim. Ama kendimi de anlatmayı sevmiyorum artık. Aşkı da yazmak heyecan verici değil eskisi gibi. Meğer bu diyarlarda yıllardır kör ve sağır dolaşıyormuşum da bilmiyormuşum. Öyküleri aramıyorum, buluyorum. Yüzyıllarca süregelen bir sağlam dil yapısı var. Yaşlıları dinliyorum. Yaşar Kemal'i bile titretecek denli güzel öyküleri var. Yaşar Kemal daha gerilerden başlıyor anlatmaya, Orhan Kemal Çukurova'nın makineleşme dönemini anlatmış, ancak 1970'lerden sonra yoğun bir göç aldı Çukurova. Bu dönemin de anlatılması gerekiyor. Balkonunda atletiyle oturup şalgam tanesiyle rakısını için Tarsusluyla, beş vakit namaz kılan takkeli Bitlisli yan yana oturuyorlar. Bunu anlatan birileri olmalı. Bu dönemin öykücüsü buna iyi tanıklık etmeli. Benim öyle bir iddiam yok, ama anlatmak istiyorum. Anlatmam gerektiği için değil, seviyorum, ilgimi çekiyor. Osman Şahin anlattı biraz, Demirtaş Ceyhun anlattı, biraz Ayşe Kilimci anlattı, Zafer Doruk geliyor aklıma, ama son otuz yılın öykülerini anlatan yok sanki. Yeni öyküler öğreniyorum. Bildiğimden değil, ben de yazarak öğreniyorum Çukurova öykülerini. Kısa öyküler olacak bunlar. Tümünün isimleri tek sözcük olacak ve kitap ismi öykülerden bağımsız yine tek sözcük düşünüyorum. O sözcüğü bulamayacağım ve kitabı bitiremeden öleceğim diye ödüm kopuyor.
Kadınlar Gülmemeli/ Remzi Karabulut/ Can Yayınları/ 144 s.
Cumhuriyet Kitap, 27.04.2006
Cezmi Ersöz ile 'Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı' üzerine
____________________________________________
______________________________________________________
'Aşkı ararken tıpkı kurnaz çıkarcı tüketiciler gibi davranıyoruz'
Cezmi Ersöz'ün, "Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı kitabı, okuyucuları ile buluştu. Vedat Sakman ve Haluk Çetin'in besteleri, Leman Sam'ın sesi ile yorumlanan Cezmi Ersöz şiirlerinin yer aldığı CD de kitapla birlikte okuyucuya sunuluyor. "Gelecek adına tek kaygım, 'aşk' oldu, hep..." diyen, yerleşik umutsuzluğu ile el ele aşka yürüyen, sevdiğine söylediği sözlerde yaşamın acımasızlığına, sosyal yaralara dikkat çeken, annesinin sevgi dolu kokusuna özlemli Cezmi Ersöz, 'kendisini terk edenlerin bile sığınağı olabilecek denli' engin gönüllü olduğunu duyumsatıyor. "Sevginle, zamanı, kendime dost kılıyorum." tümcesiyle yüreğinin sıcaklığını hissederken, gelecek kaygısını sevda ile hafifletme çabasından etkilenmemek olanaksız. Anlatımında eski otobüslerle yolculuk etmek, fakir otel odalarında düşlenen aşklar sık sık yer alırken, bu çağrışımlar, yaşama bakış açısının; hep ezilmiş, dışlanmışları kendinden bilmesinin sözcüklere yansıması olarak dikkat çekiyor. Aynı duyarlılık; ölüm orucu ile ilgili ya da edebiyat dünyasındaki sorunların sesi olma konusunda yaptığı çıkışlarda da görülmektedir. Cezmi Ersöz ile suskunluğunu ve yalnızlığını bir süreliğine erteleyerek hazırladığı, "Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı kitabı üzerine söyleştik.
Mine ÖZGÜR
-Aşktan söz eden, sevgiyi okurlarına yaşatan bir yazar olmanızın yanı sıra; toplumsal olaylara duyarlılığınızla anlatımınız ayrı bir anlam kazanıyor. Politik görüşü olan, okuyan, sorgulayan okurlarınız çoğunlukta.
Aşktan söz eden yazarlarla en önemli ayrıcalığınızı bu bakış açısı gerçekleştiriyor diyebilir miyiz?
- Yaşadığımız aşkları toplumsal hayatımızdan soyutlayamayız. Çünkü bizler ne kadar karşı olursak olalım içinde yaşadığımız kültürün ürünüyüz. Aşk iki kişilik bencillik değildir. Bir odaya kapanıp günlerce herkesten uzak kalsak bile parçası olduğumuz kültür gelip, bizi kuşatır. Ne yazık ki aşkı iki kişilik bencillik olarak yaşayan ve algılayan çok insan var.
Aşk; yaşadığımız hayata karşı daha duyarlı kılmalı, başkalarının acılarına daha fazla ortak olmalıyız. Bu yüzden anlattığım aşk öykülerinde insanlar hem başkalarının acılarına hem de kendi geçmişlerine daha hassastırlar. Bu nedenle toplumsal acılar geniş bir yer tutar. Çocukluğun kapanmayan derin yaraları, yoksullukla dolu ilk gençlik yılları, ölüm acısı, iç sıkıntısı, ödenmemiş faturalar, sefalet, sürgün, göç, işkence ve daha bir çok toplumsal sorun kendisini hissettirir.
Aşkı en ince boyutları ile yaşamak istiyoruz ama aşkı ararken tıpkı alışveriş dünyasındaki o kurnaz çıkarcı tüketiciler gibi davranıyoruz. Çünkü çok olasılık var şehirlerde. "Denizde balık çok" diye düşünüyor insanlar. Metropol insanı, "Şu yan masadaki olmazsa, barda oturan, o değilse şu anda içeri giren kişi benim romantik alınyazım olabilir" diyor ve olasılıklar arasında boğulup gidiyor. Kent bizlere, her şeyi vaat ediyormuş, seçenek çokmuş gibi gösteriyor; ama evlerimize çekildiğimizde, var gibi görünen şeylerin aslında birer hayal olduğunu fark ediyoruz ve derin bir yalnızlığa düşüyoruz. İşte, kalabalıklar arasında yaşanan yalnızlık bu. Sözde imkânların olduğu bir ortamda, olasılıkların gözümüzü boyaması yüzünden, yanımızdaki insana karşı çoğu kez vefasız oluyoruz.
Adam, "Sevgilimin gözleri Sharon Stone'a benziyor" diye övünüyor mesela, sanki rakip ürünleri kıyaslıyor. Böylece ilişki, bir tüketici nesne ilişkisine dönüşüyor. Oysa aşk, iki öznenin çok derin iletişiminden oluşur. Ama ticari mantıkla baktığınızda, bir gün yanınıza çok daha kaliteli bir araba gelebilir ve artık bu arabaya geçersiniz. Dolayısıyla, hiç kimse artık vazgeçilmez, biricik, eşsiz değil. Sanki her an herkes terk edilebilir. Bu hayat tarzı da insanları son derece çıkarcı, açgözlü ve pragmatik yapıyor. Yaşadığımız bu. Açgözlüyüz ama bir o kadar da yalnızız; çıkarcıyız ama bir o kadar da aşkı özlüyoruz...
SERTLEŞEN İNSAN İLİŞKİLERİ
-"Çünkü benim yüzümden acı çektiğini görmüştüm bir kez." (s:11) "Aşkım, kendim için değil, onlar içindi..." (s:81) gibi tümcelerle de sık sık yinelenen karşısındakinin gereksinimi olduğu için ona sevgi vermek, yalnızca sorunlarının çözümü olmak için birlikteliğe başlamak bu kitabınızda da dikkat çekiyor ve sevda için mutlak bir zayıflık aramak gerektiğini düşünmeye zorluyor.
Aşk; nedensiz, çıkarsız, koşulsuz, çok da düşünmeden yüreğinin ardı sıra sürüklenmek değil mi?
Hep sevgilinin ihtiyacına yönelik yaşamak; karşılıklı yaşanması gereken beraberliğin içtenliğini hatta özgürlüğünü yok etmiyor mu?
- İnsan ilişkileri, özellikle de ikili ilişkiler çok sertleşti. Her şey "kazan ve tüket" mantığıyla yaşanıyor. Herkes birbirini hızla tüketip kırıp döktükten sonra yoluna devam ediyor. Geriye, parçalanmış hayatlar ve hazin öyküler kalıyor. Bu süreç, giderek daha da acımasız olacak diye düşünüyorum. Burada, sanki giden kazanmış, galip olmuş, kalan ise mağlup edilmiş ve başarısız olmuş gibi bir anlayış var. Ne yazık ki tüketim ideolojisi baskısı altındaki insanların algıları böyle. Aslında, kazanmak ve kaybetmek ticaret dünyasının kavramları.
"Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı yeni kitabımda, ben gidenden çok kalanın öyküsünü ve şiirini yazdım. Beklemek, dişi bir duygu ve daha soylu geliyor bana. Tarih öncesinde de hep kadınlar beklemiş. Erkek kas gücü sayesinde ava çıkarken, kadın mağarasında hep erkeğinin ayak seslerini beklemiş. Adam, avını sırtına atıyor ama sabah yanından ayrıldığı kadına dönmeyebilir de. Güçlü, çünkü avı var. Yandaki mağaradaki bir başka kadına da gidebilir. Bu noktada beklemek, sabretmek dişi bir duygu. Bunu cinsiyet olarak düşünmeyin; bu anlamda erkek de bekleyebilir... Bekleyen erkekse, dişil bir ruha sahip olur böylece.
Hep bize acı çektirenleri, bizi terkedip gidenleri, incitenleri hatırlarız ve onlara doğru yöneliriz. Çünkü onları henüz çözememişizdir ama, yanımızdaki insan, bizim için muamma değil, bildiğimiz bir şeydir. Çözdüğümüz insanın yanında da kendimizi daha rahat ve kayıtsız hissederiz. Vefasızızdır, çünkü o, avucumuzun içindedir.
Bu döngüyü erdemli olmak kırabilir. Hassasiyetimizi geliştirmemiz kırabilir. Ama günümüzde, para bütün değerleri eşitledi. Duygular, metalar, alışveriş dünyasının objeleri. Her şey paranın terazisinde tartılmaya başlandı. Dolayısıyla; her şey alınıp satılan bir şey haline geldi. Dikkat edin, metropol insanları bıkkın ve donuk görünür. Mesafeli ve kibirlidirler, paranın hâkimiyetinden dolayı. Metropollerde insan bir tüketim nesnesine, istatistiki bir varlık haline dönüştürüldü. Artık metropol insanı gross markete giren 2156.ncı kişi, falanca sinemaya giren 250.nci kişi haline geldi. Sayıyla anılıyor insanlar.
İşte, belki de en çok bu yüzden aşk, son yıllarda daha çok arzulanır oldu. Çünkü sistem, etrafımıza duvarlar örüyor. Biz bu duvarların içinde hiçbir şeyiz aslında. Bu duvarı yıkıp geçmek ve başkasının aynasında biricik ve vazgeçilmez olmak istiyoruz. Bunu sağlayacak olan da aşktır. Hem biz bu aşk sayesinde değerli, vazgeçilmez ve eşsiz olacağız, hem de aşık olduğumuz kişi bizim için aynı şeyleri ifade edecek.
'KENDİNİ SAKLAMA ÇİÇEKLERİ'
- Kitapla birlikte okuyucuya sunulan CD için nasıl bir araya geldiniz? Bu projenin çıkış noktasından ve gelişmesinden söz eder misiniz?
- Haluk Çetin'le bir yıldır dinletiler düzenliyoruz. Bu süreç içinde benim bazı şiirlerimi besteledi ve aklımıza böyle bir proje geldi. Vedat Sakman'a aktardım, seve seve kabul etti. Kitabın ruhuna uygun on şiiri okudum. Vedat Sakman da fon müziklerini gerçekleştirdi, Cehennem Meleği adlı şiirimi besteledi. Bu besteyi Leman Sam seslendirdi. Ve ortaya Kendini Saklama Çiçekleri adlı albüm çıktı. Bu, edebiyat dünyasında ilktir. Şiirin ve müziğin kardeşliğini kanıtlamış olduk.
Bu proje yazarlığımın 25. yılına denk geldi. Benim için ayrı bir ödül oldu.
- İki yıl önce bir gazetede 'Türkiye'de korsan kitapçılığın önüne geçilmediği sürece kitap yayınlamayacağınız' şeklinde bir ifadeniz yer almıştı. 24 Ocak 2004 tarihli gazete sizin şu tümcelerinize yer vermişti:
"Bu çürümüş sistemden 10 binlerce insan ekmek yiyor ama olan kitap sektörüne oluyor. Yarın herkes korsan basıp korsan okursa kim kitap üretecek. Bütün yazarlar protesto edip biz artık yayınlamıyoruz derse kim ne okuyacak? Böyle giderse belki yarın yüzde 10 kitapçıdan alınacak ve kitapçılar kapanacak. Edebiyat bitecek, sana bitecek. Burada herkes suçlu, sorumlu. Yazar da direnmiyor, kendi yayınevini araştırmıyor. Avukatımla görüştüm ve 4.5 ay önce Kültür Bakanlığı'na bağlı Telif Eserleri Müdürlüğü'ne gittim. Benim için ne kadar bandrol alındığını öğrenmek istedim ama bana bu kadar zaman geçti hala yanıt vermediler. Ben korsan yayıncılık çözülene kadar kitap yayınlamamaya karar verdim."
Bu süreçte korsan kitapçılığın önüne geçilmesi konusunda nasıl bir gelişme yaşandı?
- Doksanlı yılların sonundan itibaren korsan yayınlar denetlenemez hale gelmiş, çığırından çıkmıştı. Bu, bir çok yazar gibi beni de çok üzüyordu. Bazı yayın evlerinin bizzat bunu yaptığını öğrenince düş kırıklığım büyük oldu. Yazarların çok büyük sömürüye maruz kaldığını gördüm. Ve korsan önleninceye kadar kitap yazmayacağımı ifade ettim.
2004 yılında korsan yayıncılığı önleme yasası çıktı. Bu yasa korsan yayıncılık yapanlara ağır yaptırımlar, cezalar öngörüyordu. Politikacılar ve yetkililer, Ankara'ya Meclis'e giden sanatçılara bu konuda kararlı olduklarını, korsan yayınlara taviz vermeyeceklerini altını çizerek vurguladılar. Bir iyimserlik havası esti. Sokaktaki korsan tezgâhların azaldığını gördüm. Bu ortamda yeniden kitap yayınlamaya başladım. Fakat ne acı ki, son aylarda korsan yayıncılığın giderek arttığını üzülerek fark ettim. Ve kimi yazarlar ve yayıncılar son aylarda ucuz fiyatlı kitaplar sunmanın yolunu arıyorlar. Mesela son kitabım neredeyse maliyetine okura ulaştırılmıştır. Kendi adıma telif ücretinden feragat edip, okurlarıma en uygun fiyatla kitap ulaştırmanın yollarını düşünüyorum. Ancak bu yolla bile korsanı önlemek mümkün olmuyor. Çünkü maliyetine okura ulaştırdığım yeni kitabımın geçen hafta korsanını gördüm.
Şunu itiraf edeyim; bu bir sistem meselesidir. Rüşvetin ve yolsuzluğun kol gezdiği bir ülkede korsan yayıncılığın tam anlamıyla önlenmesi mümkün değildir.
Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı/ Cezmi Ersöz/ Tekin Yayınları/ 184 s.
Cumhuriyet Kitap, 27.04.2006
|
M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası |
Mustafa Şerif Onaran Dergilerde
Anıların izinde Şükran Kurdakul
Şükran Kurdakul'un ölümünden alacağımız dersler var. En kötü koşullarda bile insan kendini yeniden yaratabilirmiş. Bu özöğrenimli yazar, insanın tükenmezliğini öğretti bize.
ÜNLEM İzmir'de çıkan bir sanat dergisi. Derginin yayın yönetmeni Lütfi Dağtaş bölge edebiyatçılarıyla dayanışma içinde, iki ayda bir, edebiyata belge olacak özellikler gösteren bir dergi hazırlıyor.Özellikle İzmir'de yetişen edebiyatçılara geniş yer ayırıyor. Böylece İzmir'in edebiyatımızdaki önemini anımsatmaya çalışıyor.Geçen yıl Şükran Kurdakul'la ilgili bir özel bölüm hazırlamışlardı (ÜNLEM, Şükran Kurdakul Edebiyatımızın Kilometre Taşı, Ocak-Şubat 2004). Bu özel bölümde Öner Yağcı, Hidayet Karakuş, Bekir Yurdakul birbirini tamamlayan yazılarla Şükran Kurdakul'un çok yönlü kişiliğini ortaya koymuşlardı.Şükran Kurdakul 1927 yılında İstanbul'da doğmuştu ama çocuk sayılacak yaşlarda İzmir'e gelmiş, şiire ilk adımları İzmir'de atmış, sevi ilişkilerini İzmir'de tanımış, kişiliğinin oluşmasında İzmir'in önemli yeri olmuştur.Arkadaşlığımız çok eskilere dayanır. Öner Yağcı'nın yazısında belirttiği ''Okul ve mahalle arkadaşları arasında ise Attilâ İlhan, Mustafa Şerif Onaran, Kemal Bekir gibi geleceğin edebiyatçıları vardı'' sözünü doğrular gibi; 7 Mart 2003'te ''Şairler ve Yazarlar Sözlüğü''nü bana gönderirken, ''Altmış yılın dostu Mustafa Şerif kardeşime, yeni yaratılar dileğiyle'' diye imzalaması, kırklı yılların İzmir'ine götürdü beni.
ANILARIN İZİNDE
Hazır yargılardan, alışılmış sözlerden kurtulup da ölen bir arkadaşın arkasından yazmak kolay değildir.Nurullah Ataç derdi ki;''Ölmeye aldırmıyorum ama, arkamdan Nurettin Artam da yazacak diye korkuyorum.''Araya giren nice kesintilere karşın, bu altmış yıl eskilere giden arkadaşlıkta, kimi anılara değinmek, nereden nereye geldiğimizi göstermeye yarayabilir.Anıların izinde Şükran Kurdakul'a bakarken eski bir yazıma da danışmak isterim (VARLIK, Onları Tanıdım, Sınıf Arkadaşım Şükran Kurdakul, Ağustos 2002).Biz onunla İzmir İnönü Lisesi'nde I-Ç'de sınıf arkadaşıydık.(İzmir'de II. Lise diye kurulan bu okula beden eğitimi öğretmeni Mehmet Özbey'in çabalarıyla İnönü Lisesi adı verilmişti. Mehmet Özbey 1950'den sonra Demokrat Parti'den milletvekili seçilince, gene onun çabasıyla okulun adı Namık Kemal Lisesi olarak değiştirilmişti. Biz Şükran'la ''kırk karanlığı'' yıllarında İnönü Lisesi'nde sınıf arkadaşıydık).Şükran Kurdakul ''Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri''ni 1944 yılında yayımladığı zaman ''Ölü Tabiat'' adındaki şiiri ''Mustafa Şerif kardeşime'' diye bana adamış, kitabı şu sözlerle imzalamıştı:''Kardeşim Mustafa,İstikbâlinin mutlu menzilinde kütüphanende bulunması ümidiyle.''O umut kararmadı. ''Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri'' kütüphanemde hâlâ durur. Ama Şükran'ın ölümünden sonra, bu sözlerde, içimi acıtan bir üzgünlük var.Attilâ İlhan'ın ''Kırk Karanlığı'' dediği o yıllarda insanın umudunu karartan olaylar da vardı. Lisede geçen benimle ilgili bir olayın anımsanması, nereden nereye geldiğimizi göstermeye yeter.
MEMLEKETi DAHA ÇOK SEVMEK
O yıllarda öğleden sonraları ''müzakere'' saatlerimiz vardı. Yanımdaki sırada İlhan Çal adında bir arkadaşım bir şiir kitabı okuyordu.''Biraz da ben okuyayım'' diye elinden zorla çektim. Nâzım Hikmet'in ''Jakond ile Si-Ya-U'' adındaki şiir kitabıydı. Biraz sonra müzakere öğretmenimiz ''Fanti Nâzım'' tepeme dikildi:''Ver bakayım şu kitaba'' dedi.Sonra da, ''gel benimle'' diyerek beni başmuavin Tahsin Burdurlu'nun karşısına çıkardı.Tahsin Burdurlu bakışlarıyla insanı ezen bir yöneticiydi. Beni tepeden tırnağa süzüp,''Mustafa seni severim, ama memleketimi daha çok severim'' dedi.Ülkemizi zor duruma sokacak ne türlü bir suç işlediğimin ayrımına varmadan, sıkıntılı bir donukluk içinde duruyordum. Müdürümüz Enver Demir'in eşi, psikoloji öğretmenimiz Muazzez Hanım bana sahip çıkmasaydı, kim bilir nerelere savrulmuş olacaktım.Yıllar sonra Şükran Kurdakul'la dertleşirken bu saçma olaya gülemedik. Çünkü Tahsin Burdurlu Şükran'ın başına az bela açmamıştı.
ACILAR DÖNEMİ
Şükran Kurdakul İnönü Lisesi'nden ayrılıp öğrenimini başka liselerde sürdürmek istedi. Ama öğrencilik yıllarında 4.5 ay tutuklu kalması, öğrencilikten çıkarılması, yerleşik eğitim görmesine engel oldu. Hem öğrenciliğindeki, hem 1950'den sonraki tutuklanmasında, yargılanma sonucu aklanmasına karşın, boş yere içerde kalması, onu tedirgin eden, onda acılı bir iz bırakan olaylardır.Hidayet Karakuş'un ''Her yenilgiden yeni deneyimlerle çıkar'' demesi boşuna değildir. Bu özöğrenimli edebiyatçı her kötü koşulu kendini daha iyi hazırlamak için kullandı.Acılar döneminden geçen Şükran Kurdakul şu gerçeği anlamamızı istiyor (CUMHURİYET, Bu Aşamada, Geleceği Yaşadıkları Zamanda Görenler, 17 Kasım 1997):''Ölümcünün yaşmayı arkadan vurmayı planladığı günlerden kalma iki ayrı tarihi var bu ülkenin:İşkencenin tarihi.Direnmenin tarihi.Ali Cengizkan Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı olduğu 1997 yılında, Şükran Kurdakul'a sunulacak olan Altın Madalya Onur Ödülü'nü, eskilerden gelen arkadaşı olduğum için, benim vermemi istemişti. Şükran Kurdakul'un gözleri iyi görmüyodu, ben iyi yürüyemiyordum, kör-topal halimizle salonu güldürmüştük.Onun kütüğüne işlenen gerekçeli kararda Şükran Kurdakul için şunlar söylenmişti:''Şiir ve öykü ile girdiği edebiyat dünyasında toplumcu gerçekçi düşüncenin ateşli savunucusu olarak verdiği savaşım; edebiyat tarihçiliği alanında büyük emeklerle yarattığı sözlük, antoloji, inceleme, araştırma çalışmaları için Şükran Kurdakul'a onur belgesi ve altın madalyadan oluşan 1997 Onur Ödülü'nün verilmesini karara bağlar.''Edebiyat tarihçileri Şükran Kurdakul'u nasıl değerlendirecek? Çağdaş Türk Edebiyatı Tarihi'ne yeni bir bakış açısı getirirken, toplumcu şiire yeni bir duyarlık kazandırırken, ''Kırk Kuşağı Toplumcuları''nı ''Yeni Toplumcular''a taşıyan bir şiir dili geliştirdi.Hidayet Karakuş'un değerlendirmesini benimseyerek ''Her gittiği yeri bilgisinin, bilgeliğinin, umudunun, direncinin ışığıyla aydınlatan Şükran Kurdakul'un önce ozan kimliğini anımsayalım. Çünkü, gene Hidayet Karakuş'un değerlendirmesine göre; ''Dünyayı açıklamada gerçekten yola çıkıp olmayanı yorumlamak, gerçeğin bütün yüzleriyle yüzleşip ona egemen olmak, insanın çağlar boyunca kendini tanımada kullandığı en önemli yöntem oldu.''
"SÖZÜN BÜYÜSÜ"NDE
Çok yönlü bir edebiyat insanı olarak önem verdiğimiz Şükran Kurdakul'u, TRT2'de hazırladığımız ''Sözün Büyüsü'' izlencesine konuk etmiştik. Ameliyattan yeni çıkmıştı. Elinin titremesi artmıştı. Üstelik çekim sorunları yüzünden spot ışıkları altında uzun süre ter dökmek zorunda kalmıştı.Kimi zaman çekim işleri iyi gitmez, bunaltıcı ışıklar altında beklemek insanı yorar. Biz, ''huysuz ihtiyarlar'', biraz söylenir, burnundan soluyan görevlileri de üzerdik.Ama konuğumuz olduğu izlencede Şükran Kurdakul, bu iyi gitmeyen ayrıntıları geniş bir hoşgörüyle karşılamış; sonra da o pırıl pırıl belleği, kumlanmış sesiyle, uzak bakışlarıyla, nice yenilgilerden geçen bir masal kahramanı onuruyla konuşmuştu.(Öldüğü günlerde bu eski izlenceyi gündeme getirip onu anmak TRT'ye yakışmaz mıydı?)Yaş ilerledikçe insanın kendini alaya alması da keyifli oluyor.''Eh, bu yaştan sonra kabakulak olacak halimiz yok ya, kanser de kapımızı çalabilir'' demek dile kolay.Şükran Kurdakul hekimliğime güvenir, her hastalığını bana danışırdı. Hastalığının başlangıcında köklü bir ameliyatla onu daha uzun yaşatmak olanağı bulunamaz mıydı? Geniş cerrahiyi göze almak kimi zaman sakıncalı da olabiliyor.Şükran Kurdakul'un ölümünden kendimizi sorumlu tutmalıyız. Şu sağır toplum, ona çektirdikleri yüzünden, tedirginlik duymalı.Şükran Kurdakul'un ölümünden alacağımız dersler de var. En kötü koşullarda bile insan kendini yeniden yaratabilirmiş. Bu özöğrenimli yazar, insanın tükenmezliğini öğretti bize.Madame de Renal'in sevisi Julian Sorel'in devrimci kişiliğini oluşturan bir güçtü. Ne zaman Şükran'a telefon açsam, eşi Selma Kurdakul'un sesi duyulurdu:''Şükran Beyimiz biraz uyuyor. Uyansın da aradığınızı söylerim.''Yaşamın duyarsız akışı kendi aldırmazlığı içinde sürüyor.İyisi mi, Şükrü Erbaş'ın 6 Kasım 1997'de TÜYAP Kitap Fuarı'nda, Şükran Kurdakul için yaptığı konuşmada söylediği şu sözlerle noktalayalım yazıyı:'' 'Ölüme karşı kendisiyle avunan' bir kuşağın bu güzel temsilcisi; en aykırı, en zor, en acılı koşullarda bile yüzünden gülümsemeyi eksik etmeyen bu inatçı iyimserlik ve incelik için Melih Cevdet Anday'ın bir sözünü anmak istiyorum: 'Bu sallantılı dünyada size, bastığı toprağın sağlam olduğu güvencesini veren az bulunur insanlardan biridir'.
CK, 20.01.2005