Asıl sorun: İki başlı eğitim

1/6/2008 · Kategori: Arastirma

Asıl sorun: İki başlı eğitim

İki ayrı kuşak yetiştiren iki sistemin yan yana yaşaması, eğitimdeki ana sorun. Bu ikilik, ülkeyi iki yazılı, iki hukuklu, iki nikâhlı, iki kılıklı bir topluma çevirme tehlikesini taşıyor

13/05/2004 (1231 kişi okudu)

İLHAN BAŞGÖZ (Arşivi)

Meclis'teki YÖK kanunu tasarısı üzerindeki tartışmalar, imam-hatip liselerinde okuyan öğrencilere üniversite yolunun açılıp açılmaması üzerinde yoğunlaştı. Bence en önemli sorun tek bir kültür içinde, iki ayrı kuşak yetiştiren, iki ayrı eğitim sisteminin yan yana yaşamasıdır.

Dilleri bile uzaklaşıyor
Liselerle, imam-hatip liseleri birbirini iyi tanımayan, birbirine ters bakan, birbirini hor gören, aralarında gerginlikler, hatta düşmanlıklar bulunan iki ayrı kuşak yetiştiriyor. Bunlardan biri, bazı çevrelerce yobaz görüldüklerinden şikâyetçi.
Öteki, dinsiz sayıldıklarından, imam-hatip liselerinin büyük olanakları karşısında üvey evlat muamelesi gördüklerinden yakınıyor. Bunların tarihimize ve kültürümüze bakışları, onları yorumlamaları, kılık kıyafetleri ve dillleri bile birbirinden gittikçe uzaklaşıyor.
Söz konusu ikilik, Türkiye Cumhuriyetini, iki yazılı, iki tip bankalı, iki hukuklu, iki tip nikâhlı, iki tip ekonomili, iki kılıklı, iki takvimli bir topluma çevirme tehlikesini içinde taşımaktadır. Bunun işaretlerini şimdiden görüyoruz. Üstelik her hükümet, kendi ideolojisine göre bunlardan birine destek veriyor, ötekinin yolunu kapatıyor. Çocuklarımıza yazık oluyor. Bu ikilikten memleketimiz çok çekmiştir.
Demokrat bir idarede elbet herkesin aynı kalıp içinde düşünmesi beklenemez; sözünü ettigimiz ikilik, kurumlaşan iki karşıt düşünce sistemidir.

Askeri ihtiyaçlardan eğitime
Bu iki başlı eğitim Osmanlı'da 18'inci yüzyılın sonlarında asker okulları ile başladı. Batı'nın yeni silahlar ve yeni bir savaş tekniği ile donattığı orduları, Osmanlı'yı savaş meydanlarında sürekli yeniyordu. Osmanlı İmparatorluğu ordusu da keçeye pala sallamaktan kurtulup, yeni silahlar kullanmalı, yeni savaş bilimlerini öğrenmeliydi. Bu okullar yeni bir ordu yetiştirmek nedeniyle açıldı. 1769-74 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı donanması yakıldı, İstanbul savunmasız kaldı.
Bu yüzden 1776'da Mühendishane-yi Bahri-yi Hümayun (Deniz Mühendislik Okulu) kuruldu. Bunu, 1794'te kurulan Mühendishane-yi Berri-yi Humayun (Kara Mühendislik Okulu) ve 1834'te kurulan Mekteb-i Ulum-ı Harbiye, (Savaş Bilimleri Okulu), yani Harbiye takip etti. Mızıka-i Humayun'un kurulması bile askerin yürümesini kolayaştırmak nedenine bağlanmıştı.

Hendese, topografya, gramer
Asker okullarının programlarında hendese, cebir, haritacılık, topografya gibi, Osmanlı İmparatorluğu eğitim sisteminde bulunmayan dersler yer aldı. Bu okullarda okutulan ders kitaplarının çoğu, Batı dillerinden çevirilerdi. Sıbyan okullarında ve medreselerde ciddi bir Türkçe öğretimi yer almadığı için, bu okullar bir Türkçe sorunu ile karşılaştı. Eski okullardan gelen öğrenciler Türkçe okuyup yazmayı doğru dürüst bilmiyordu. Türkçenin ilk gramer kitapları bu okulların öğretmenleri tarafından yazıldı.

Gâvur icadı karatahta
Memleketteki tek basımevi olan İbrahim Müteferrika basımevi, sadece din kitapları bastığından, bu asker okulları ders kitaplarını basmak için kendi basımevlerini kurmak zorunda kaldılar. Asker okullarında dürbün, harita, karatahta üstüne yazı yazmak, resim yapmak gibi gâvur alet ve yöntemleri kullanıldı.
Burada şunu hatırlamakta fayda vardır: Mustafa Kemal'in ilk eğitimini aldığı Selanikteki Şemsi Efendi Okulu, karatahta kullandığı, öğrenciler tahta sıralarda oturduğu için gericilerce basılmış, karatahtalar kırılmış, sıralar parçalanmış ve Şemsi Efendi kaçarak canını zor kurtarmıştı. Bu asker okullarının yeni eğitim sistemine, 1827 yılında Tıbhane-i Amire (Tıp Okulu) katıldı. Kısa bir zaman sonra bu tıp okulunda dersler Fransızca verilmeye ve öğrenciler insan kadavraları üzerinde inceleme yapmaya başladı.

Gerginlik büyürken
Bu okullardaki yenilikler tutucu çevrelerce kabul edilir cinsten değildi.
Yeni okullar hareketine, 1839'dan itibaren orta dereceli eğitim veren Rüştiyeler, 1860 yılından sonra da kız ortaokulları, kız ve erkek öğretmen okulları, darülfünun, usul-i cedid üzere (yeni usul) eğitim veren bazı ilkokullar ve başka okullar da katıldı. Medreseler ve Sıbyan okulları
yenilik hareketinden uzak kaldılar. Sıbyan okulları sadece din dersleri, medreseler de 'akli ve nakli' İslam bilimlerini okutmakta devam ettikleri için eğitimin iki başı arasındaki gerginlik büyüdü. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi, yeni açılan bu sivil okulları, medreseleri ve Sıbyan okullarını kontrol eden Şeriat makamlarına bırakmak istemedi. Bunun için de yeni okullar, 1856 yılında Maarif Nezareti'nin kurulmasına varan çeşitli geçici encümenlerle idare edildi.

1908 ve 31 Mart Olayı
Böylece Osmanlı'da İkinci Meşrutiyet'e kadar iki ayrı eğitim idaresi ve onlara bağlı iki ayrı eğitim sistemi sürüp geldi.
1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilince, imparatorlukta iki başlı bir eğitim sistemi iyice yerleşmişti. Medreseli-yeni okullu, alaylı-mektepli, zındık ve Müslüman terslikleriyle anılan iki değişik kuşak imparatorlukta gerginliklere, çatışmalara ve darbelere sebep oldu. 31 Mart Olayı'nda okullu ve alaylı subayların kanlı vuruşmaları bunlardan sadece biridir.
Daha Tanzimat döneminde böylesi parçalı bir eğitim sisteminin yanlışlığı görülmedi değil. Ortadaki tehlikeli ikiliği önlemek için, 1847 de 'Bütün maarif ve irfan alanını bir bütün içinde birleştirecek' Encümen-i Daniş kuruldu.
Encümene hem medreseden, hem medrese dışından değerli insanlardan başka, meşhur Osmanlı tarihçisi Joseph von Hammer ve lugatlerini bugün bile kullandığımız James Redhouse gibi yabancılar da üye kaydedildi. Ama, bu encümen birkaç değerli kitabın yayımlanmasından başka başarı gösteremedi.

Evkafın gücü ve Ziya Gökalp
İkinci Meşrutiyet dönemi 1916 ya kadar bu iki başlılığa bir çare bulamadı.
Bu iki başlılığın eski kanadı, yani Şeriat'ın ve Evkaf Bakanlığı'nın kontrol ettiği kanat güçlendi bile. Şeyhülislam hükümete üye olarak katıldı ve adalet bakanlığını da kontrol etmeye başladı. Medrese ve sıbyan okulları Evkaf'ın desteği ile yeniliklere direndi. Bu ikiliği büyük ölçüde Ziya Gökalp'ın görüşleri ortadan kaldırdı. Gökalp bu konuda diyor ki:
"Memleketimizde iki bakanlık var ki, birbiri ile iş birliği yapmadan eğitimle uğraşıyorlar. Evkaf ve Eğitim Bakanlıkları. Oysa idarede ve eğitimde birlik ilkesi Evkaf Bakanlığı'nın kendine has okulları olmasına engeldir. Evkaf idaresindeki okulları denetlemeye imkân yoktur. Çünkü devlet örgütü Eğitim Bakanlığı'na bu selahiyeti vermemiştir." (İlhan Başgöz, 80)

1916 reformları
İttihat ve Terakki hükümeti, Ziya Gökalp tarafından hazırlanan bir layihayı temel alarak 1916 yılında bu doğrultuda bir seri reform gerçekleştirdi. Şeyhülislam kabineden çıkarıldı. Şeriat Mahkemeleri Şeyhülislamlık'tan alınarak Adalet Bakanlığı'na bağlandı, Evkaf İdaresi ve bütün medreseler Meşihat'tan alınarak Maarif Bakanlığı'nın idaresinde birleştirildi... (Berkes, Niyazi. Türkiye'de Çağdaşlaşma. Haz. Ahmet Kuyaş, Yapı Kredi Yayınları. 3. baskı. 2002, 459)
Bu reform kanunları daha sonra Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen Tevhid-i Tedrisat (egitimin tek bakanlık idaresinde birleştirilmesi) ve medreselerin kaldırılması gibi köklü reformları büyük ölçüde kolaylaştırdı.
1924 yılında eğitim kurumları Maarif Vekâleti idaresinde birleştirilip medreseler kapatılınca, çok defa sanıldığı gibi, din eğitimi verecek okullar ortadan kalkmadı. Yüksek diyanet uzmanları yetiştirmek üzere İstanbul Üniversitesi'nde bir İlahiyat Fakültesi açıldı.

İlk imam-hatipler
Açıldığı yıl 224 öğrencisi olan bu fakültenin 1934 yılında 20 öğrencisi kalmıştı. Aynı kanunla memleketin çeşitli bölgelerinde, imam ve hatip yetiştirmek üzere 26 imam-hatip okulu kuruldu. Ama, Cumhuriyet'in laiklik politikası bu din okullarının gelişmesine meydan bırakmadı.
1934 üniversite reformu ile İlahiyat Fakültesi, İslam Enstitüsü'ne dönüştü. Laiklik ilkesinin Anayasa'ya girmesi üzerine imam-hatip okullarına devlet desteği kesildi. Bu okullar 1930-31 ders yılında kapandı. Milli Eğitim Bakanlığı, Anayasa'ya giren laiklik ilkesine ters düştüğü gerekçesi ile okullardan din derslerini de kaldırdı.

Din dersleri
Şurası dikkate değer ki, köy ilkokullarında 1938 yılında bile haftada bir saat din dersi okutuluyordu. Söz konusu derslerde, Tanrı'nın birliği, tarihi gerçeklere dayanılarak Peygamber'in hayatı öğretiliyordu. Müslümanlık, kimsenin dinine ve inancına karışmamak, çok çalışmak, hayırlı insan olmak, insanlarla iyi geçinmek, sahtekârlık yapmamak, kadercilikten ve bağnazlıktan uzak kalmak gibi çağdaş ahlak ilkeleri olarak anlaşılıyordu. (Başgöz, İlhan. Türkiye'nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, Kültür Bakanlığı Yayınları. İkinci baskı 2001, 83) Böylece Türkiye Cumhuriyeti, tarihimizde büyük gerginliklere ve çatışmalara neden olan
iki başlı eğitime son vermişti.

1945'ten sonrası
1945'ten, yani çok partili döneme girildikten sonra, evvela Cmuhruyiet Halk Partisi'nin girişimi, sonra 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin politikası ile, iki başlı eğitim yeniden Türkiye'nin gündemine girdi. Ancak biz bu yakın tarihin hikâyesine dokunmayacağız.
Önemli olan iki başlı eğitimin bugün kurumlaşmış olmasıdır. Demokratlaşmanın birçok alanda önünü açan Ak Parti hükümeti, bu tehlikeli iki başlılığı ortadan kaldırmalıdır. Bunun nasıl sağlanacağına ilişkin görüşler hükümet kanadında da var görünüyor.
Bu kadar fazla imama ve hatibe, hele kadın imam ve hatiplere ihtiyaç bulunmadığına göre de, söz konusu okullar, öteki liselerle birleştirilip, liselere ilahiyat okumak isteyeler için özel programlar konabilir. Yahut, son sınıflarda fen-edebiyat olarak ikiye ayrılan şubelere bir de ilahiyat şubesi eklenir. İlahiyat fakültesine gitmek isteyen ögrenciler de bu şubelere gider.
Böylece birbirinden uzak duran iki kuşak aynı okulun çatısı altında, birbirlerini tanıyarak, birbirlerinden etkilenerek eğitimlerine devam ederler. Böyle olunca imam-hatip okullarının büyük kaynakları, üvey evlat düzeyinde kalan öbür liselere de ciddi katkılarda bulunur. Şunu hep aklımızda tutalım: Asker okulları geçmişte bu eğitim sisteminin bir tarafı idi, bugün de bir tarafıdır ve görünen odur ki, yarın da böyle kalacaktır.
Prof. Dr. İlhan Başgöz: Indiana Üniversitesi Profesör Emeritüs ile Van 100. Yıl Üniversitesi öğretim üyesi

“Roman bir derinlik araştırmasıdır”

1/4/2007 · Kategori: Arastirma

“Roman bir derinlik araştırmasıdır”
İbrahim Yıldırım

Batur Fatih İlhan


Vatan Dersleri’nin ilk romanı olan Hal ve Zaman Mektupları kasım ortalarında yayımlandı ve daha çok niteliksiz aydınlar ile köy enstitüsü konuları çevresinde değerlendirildi. Oysa romanın kurgudan zaman kullanıma kadar çok değişik özellikleri var. Romanınızın sözünü ettiğim bu iki konuya indirgenmesi için söyleyecekleriniz nelerdir?
Hayır, ben bu değerlendirmeleri indirgeme olarak görmüyorum. Bunlar doğrular içeren ilk saptamalar; yazarın ne yazdığını kavramaya, anlamaya çalışan iyi niyetli belirlemeler. Zaman içinde romanın diğer yönlerine ve nasıl yazdığına eğilenler de olacaktır. Bütün iyi niyetimle böyle düşünüyorum.

Hal ve Zaman Mektupları yedi ana kısımdan oluşuyor ve hepsinin başında “içindekiler” olarak değerlendirilebilecek bir bölüm var. Ayrıca ana kısımlar kendi aralarında bölümlere, bölümcüklere ayrılmış. Bu yöntemi kurgu mu zorunlu kıldı?
Ben yaşamın, insanın ve ülkemin çoğulluğunu, o muhteşem kargaşasını yansıtacak bir kurgu tekniği aradım ve bunun için çok uğraştım. Sonunda tanımlamaya çalıştığınız yapıyı uygun buldum. Çünkü bu biçimsel ayrışım; çoksesli düşünmeye çalışan bir romancının, çoksesli yazı tekniğine çok uygundu. Ben, romanın –ve doğal olarak roman kurgusunun– bir keşif çalışması olduğunu da düşünüyorum. Çoksesli düşünmeye çalışan birinin geleneksel romanın düz çizgi üzerinde ilerleyen tahkiyesini yeğlemesi doğru olmazdı. Bunu yeğlese belki her şey çok daha kolay olur, ama yeni bir şey yapmış olmazdı. Dahası ben, ülkedeki muhteşem kargaşanın –buna karnaval da diyebiliriz– düz çizgi üzerinden gidilerek ya da yüzeyde dolaşarak anlatılabileceğini hiç sanmıyorum.

Uyguladığınız yöntem ya da kurgu size başka olanaklar da sağlamış olmalı?
Evet, bu kurgu gel gitler yapmaya med cezirler oluşturmaya yaradı. Böylece takvim ve saatle ölçülen matematiksel zamanın dışına çıkabildim. Bir anlamda ülkemin ve insanların bilincindeki karmaşık zamanın içine dalmaya çalıştım... “Dalmaya çalıştım” dedim çünkü roman benim için ne üzerinde dolaşılacak çizgidir ne de yüzey gezintisidir. Roman doğrudan doğruya bir derinlik araştırmasıdır. Öykü çizgisel anlatıma daha yakın bir türdür, yüzeyde durmayı sever. Yapısı gereği böyle olması da gerekir. Çünkü bir “an”dır, bir “durum”dur ya da bir “çakıntı”dır. Ama derine inilmeden, derinleşemeden roman yazılmaz. Roman “an”lar, “durum”lar ve “çakıntı”lar toplamıdır.

Bu romanda da gerendiumlara yani zarf fiillerine yer yer rastlıyoruz. Bunu bir üslup olarak görebilir miyiz?
Zarf fiiller yani ulaçlar öykülerim dahil, yazdığım her metne sızıyor. Hal ve Zaman Mektupları’nda ise kendiliğinden önem kazandı. Roman kahramanının kendini “vav” harfine ya da virgül’e benzettiğini ve bazı şeyleri virgülden sonra gelen “öteki”yle ilişkilendirdiğini düşünürsek, “ıp - ıp” diye hareket eden ulaçlar niye virgülsüzlüğü imliyor olmasın. Söylediklerimi zorlama bir açıklama olarak görüyorsanız, zarf fiilleri Osmanlı düzyazısına gönderme olarak da düşünebilirsiniz: Virgülsüzlük! Söylediğim gibi zarf fiilleri kullanmayı önemsiyor, seviyorum. Böylece yazılarıma hız ve hareket kazandırdığımı düşünüyorum. Ya da sanıyorum!

Siz öyküyle de ilgilenen bir romancısınız, az önce öykünün çizgisel anlatıma yakın bir tür olduğunu söylediniz. Biraz da roman- öykü ilişkisi üzerinde durmak istiyorum…
Şu ana kadar dört romanım, iki de öykü kitabım yayımlandı. Öykü, çok önem verdiğim, üzerinde düşündüğüm, hakkında yazdığım, kuramlarını, kurallarını tartışmak istediğim bir tür. Nicelik açısından bakıldığında verimli bir öykücü olduğum söylenemez: Okura ulaşan, iki kitabımda yalnızca on onbir öykü var. Otuz yıldır öyküyle uğraşan biri için iyi bir sonuç değil bu. Bunun iki nedeni var: Birincisi, yazmaya değil ama yayınlamaya uzun süre ara vermem. İkincisi, 1997 yılından bu yana yoğun olarak romanla uğraşmam. Sanırım ben öyküler de yazan bir romancıyım. Fakat öyküyü önemsiyor ve bu türü düzyazı laboratuarı olarak görüyorum. Çünkü öykü, kural tanımazlığı, başına buyrukluğu ve kısalığı dolayısıyla deney yapmaya çok uygun bir tür. Öte yandan öyküye yakın olan tek tür bence roman. Öykünün şiir, denemeye yakınlaştırılmasını, bambaşka alanlara kaydırılmasını doğru bulmuyorum.

Öykünün bir anlamda romana hazırlık aşaması olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Roman ve öykü birbirlerine yakın olsalar da iki ayrı tür. Öykü yazan romancılar da var, romanı deneyen öykücüler de. Söylediğim gibi ben öyküler de yazan bir romancıyım. Ama edebiyata şiir, öykü ve deneme ile başladım. Çünkü genç bir edebiyat tutkulusu olarak, edebiyat dergilerinde yer almak istiyordum. Bunun yolu da şiir öykü ve deneme yayınlamaktan geçiyordu. Zaman içinde şiirden çok öyküyü benimsedim. İlk kitabım öyküler toplamıydı. Ben de deneyler yaptım, öyküyü laboratuar olarak kullandım, ama öyküye asla ihanet etmedim; bu türün nesnel belleğini zaafa uğratmamaya çalıştım… Öykünün romanın hazırlık aşaması olduğu söylenir durur. Bunda doğruluk payı mutlaka var. Bir öykü yazarının tahkiyesini öyküyü kullanarak geliştirmesi, yetkinleşmesi giderek genişleyip romana ulaşması niye mümkün olmasın. Evet, öyküyü ısrarla şiire yakınlaştırmaya çalışanlar var ama o şiirden çok romana yakın. Bir yazımda vurgulamıştım, öykü giderek kısalıyor, satıra dönüşüyor; roman kitap olarak kalacak, öykü ise kitaplaşsa da dergi sayfalarına ait bir tür. Ben modern öykünün kurallarının sınırlı dergi sayfalarına göre oluşturulduğunu düşünüyorum. Öte yandan roman ile öykü yakınlığının bir nedeni de tahkiye. Her ikisi de hikâye etme, öyküleme üzerine kuruluyor, biçimleniyor.

Romanlarınızda, öykü adacıklarının yanı sıra şair İbrahim Yıldırım’dan da izler var…
Çok az şiir yayınladım. Birkaç şiir ve hemen vazgeçtim. Çünkü edebiyat ortamımızda şiirden çok şair olmaya önem veriliyordu. Kendime ve şair arkadaşlarıma haksızlık etmek istemedim. Usulca uzaklaşıp, öyküye yöneldim. Romanlarımdaki, öykülerimdeki izler şair İbrahim Yıldırım’ın değil, şiir yazmaya kalkışan birinin izleridir. Ama şunu da vurgulamalıyım, bu izler şiirle ilgilidir bilinçsizce yapılan şiirsellikle değil. Bu tür şiirsellik romanı, en çok da öyküyü tehlikeli sulara çeken bir eğilimdir… Belki de yanlış ama ben böyle düşünüyorum.

Şiirselliğin öyküye romana ne gibi zararı olur?
Bilinçsizce yapılan ya da yetkin olmayan şiirsellik –bence– öncelikle kullanıldığı türün içini boşaltır, o türü bambaşka yerlere götürür. Hele şiir konusunda yeterli donanıma sahip olmayan biri için bu büyük risktir. Bir yazımda söz etmiştim: Şiir büyük oyuncudur, kendisini tanımayanla kedi fareyle oynar gibi oynar. Böylece ortaya adlandırılamayan, tanımlanamayan metinler, şiirimsi öyküler, şiirsel romanlar çıkar. Kısacası öyküyü, romanı, şiire yaklaştırmaya çalışmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Artık “düzyazışiir”, “aforizma”, hatta “şiirsel” roman gibi tanımlara alışmalı; her kısa metnin öykü, her uzun metnin roman olmadığını kabul etmeliyiz. Ölçülerimiz kesinlikle kısalık ve uzunluk olmamalıdır.

Kısalık-uzunluk üzerinde biraz durmamız gerekiyor sanırım…
Bütün bu söylediklerim benim öykü-roman anlayışımla ilintilidir. Ben şöyle düşünüyorum: Ülkemizde yüzlerce sayfalık kısa öyküler –de– yazılıyor ve bu metinlere roman deniyor. Öte yandan kimi zaman elli sayfalık bir metin, gerçek roman olabiliyor. Ölçümüz kesinlikle kısalık ve uzunluk olmamalı. Bu tür bir tasnif kafaları karıştırıyor. Başka türlü tasnifler yapmalıyız. Evet, roman uzundur ve kitaptır. Ama kitaplaşan her uzun metin en azından benim için roman değildir. Birtakım vehimlerle, belirlemelerle hareket edilmemeli. Bir metnin yazınsal değeri çok yüksek olabilir, ama bu onun roman ya da öykü olmasını gerektirmez. Bir de romanı küçümseyen, tüketim nesnesi olarak görenler var. Bu tutum beni çok rahatsız ediyor. Romanın modern toplumun destanı olduğu söylenmiştir. Bence roman, postmodern dönemin de destanı olacak. Romanın dönüştürmeye tanıklık etme gücü de unutulmamalı. Yıllar önce kötü niyetli olmasa da yapılan bazı hatalı yorumlardan en çok zararı roman gördü... Şiir her şeydir, öykü iyi bir şeydir, roman hiçbir şeydir, çünkü kolay yazılır, tüketim nesnesidir. Bu tür belirlemelere kesinlikle katılmıyorum.

Peki sizce roman nasıl bir şeydir?
Roman benim için edebiyatın ta kendisidir. Hatta edebiyattan öte, büyük çaba gerektiren bir çalışma, bir eylem türüdür. Çok büyük bir ön hazırlık evresi gerektirir, Vatan Dersleri’ni yazarken binlerce sayfa ön okuma yaptım, yüzlerce sayfa not çıkartıp, ön metinler kaleme alıp, derinleşmeye çalıştım. Ardından yıllarca süren bir yazma uğraşı geldi. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü romanın toplumu ve hayatı dönüştürebilecek tek yazınsal tür olduğunu sanıyorum. Bu bir sanı da olsa, benim gibi düşünmeyenler de olsa ben buna inanıyor, roman yazmak için çaba harcıyor, türe hak ettiği önemi vermek için çalışıyorum. Çünkü romanın en azından beni dönüştürdüğünü biliyorum. Bu yüzden romanın tüketim malı olarak görülmesinin küçümsenmesine tepki gösteriyorum. Bir çırpıda yazılmış uzun metinlere ve şiirsel ataklara roman denmesi de vahim bir hata! Bu tür kitaplar iyi edebiyat diye tanımlanıyor. Yazar için gönül okşayıcı bir söz, ama yeterli değil. Çünkü iyi edebiyat diye nitelenen her uzun bir metnin, roman olması gerekmez.

Siz uzun yazan, hatta dizi oluşturan bir romancısınız. Vatan Dersleri’nden önce, Eylül’den Sonra adlı bir üçlemeniz var. Bu bir tercih mi?
Vatan Dersleri’nin üçleme olarak algılanması benim hatam. Bir söyleşide, Hal ve Zaman Mektupları’nın ardından, Ölü Bir Zamana Ağıt’ın yayımlanacağını söylemiş ve ileride aynı üst başlık altında üçüncü bir roman daha kotarabileceğimi belirtmiştim. İkinci Vatan Dersleri büyük olasılıkla 2007’de okura ulaşacak. Ve hemen ardından şimdilik “Sirkeci-Halkalı” adıyla kodladığım kas yapılı, kısa ve yoğun bir romanı gündeme alacağım; ardından özlediğim öyküye yöneleceğim. Böylece üçleme belirlemesini kırmaya çalışacağım. Doğrusu üçlemeler oluşturmak çekici ve değişik geliyor, ama yalnızca böyle bilinmek de istemem. Öte yandan Eylül’den Sonra üst başlığı altında toplanan üç romanın bir dönemi anlatmaktan başka birbirlerine benzer yanları yoktur. İster ikili, ister üçlü olsun aynı şey Vatan Dersleri için de geçerli. Romanlarımın her biri birbirinden bağımsız bütünlerdir.

Vatan Dersleri’nin ilki olan Hal ve Zaman Mektupları’nda köy enstitüleri ve aydın sorunu öncelik taşıyor… İkinci roman aynı izlekler çevresinde mi gelişecek?
Bunlar da olacak ama her iki romanın yalnızca bu konular çevresinde değerlendirilmesi doğru olmaz. Çünkü her ikisi de çoksesli metinler. Başka tür okumalara da açıklar. Başta da söylediğim gibi bütün iyi niyetimle romanın diğer özelliklerine değinilmesini bekliyorum. Ayrıca, sözünü ettiğiniz konular, Ölü Bir Zamana Ağıt’ta başka boyutlarda tartışılacak.

Hal ve Zaman Mektupları’nda yüz yıllık bir Türkiye görünüşü/portresi resimliyorsunuz. Bu resmi yaparken, politize olmamayı ve büyük bir cinayetin ipuçlarını edebiyatla vermeyi nasıl başardınız?
Başarılı olup olmadığım konusunda bir şey söyleyemem. Ben yalnızca yazıyorum. Gördüklerimi, öğrendiklerimi, hissettiklerimi ve hayallerimi aktarıyorum. Kısacası yaptığım yalnızca şu: Romanlarımın kahramanlarına kendi görüşlerimle müdahil olmamaya çalışıyorum. Söylediğim gibi, başarılı olup olmadığımı görmek ve söylemek eleştirmenlere ve okurlara düşer. Ancak her ne kadar müdahil olmasanız da hisleriniz ve hayalleriniz bir metne sızıyorsa –bir anlamda– müdahil oluyorsunuz demektir. Ben müdahaleyi en aza indirmek için çaba harcıyorum. Hepsi bu! Öte yandan, sizin büyük cinayet dediğiniz şey sanırım romanda işlenen cinayet değil; aydınlarımızın ülkelerini tanımamakta, çağı kavramamaktaki ısrarlı tavırları olmalı… Evet, bu tavır büyük cinayet olarak da nitelenebilir: Hayat bilgisi eksik, halktan kopuk, ülkesini yaşadığı şehir sanan, yorumlarını bu zemin üzerinde yapan aydınlar, –iyi niyetli olsalar da– farkına varmadan günah işliyorlar bence. Bizim Tanzimat’tan beri sorunumuz bu: Yarım kalmış, niteliksiz aydınlar yüzünden, ülke de yarım kalıyor, bir türlü tamamlanamıyor. Bunun ipuçlarını Hal ve Zaman Mektupları’nda vermeye çalıştım, Ölü Bir Zaman’a Ağıt’ta anlatmaya devam edeceğim… Bu arada şunu belirteyim: Ben Vatan Dersleri’nde, bir yüzyılı anlatmaya çalışıyorum. Romancının nesnesini dilin yanı sıra anlatmak olduğu kanısındayım. Bir zamanı ya da zamanları anlatmaya kalkışmak yeni baştan yaşamak anlamına da geliyor.

Orhan kemal'den üç öykü - üç kadın - üç yaşam / aysu erden

18/10/2006 · Kategori: Arastirma

Orhan kemal'den üç öykü - üç kadın - üç yaşam: sorunlarına ve çözümlerine dilbilimsel bir yaklaşım : aysu erden : 05112001


GiRİŞ

Yazar öyküsünü oluştururken, öykü dışındaki gerçek dünyada var olan ve herkesin bildiği gerçekleri oldukları gibi öyküye aktarmaz. Onları düş gücünün yardımıyla geliştirerek aktarır. Yazarın görevi, gerçekleri, onlara sürekli gönderimde bulunarak okuyucusuna iletmektir.


Dilin gerçekleri yansıtması konusunda iki tür ikili karşıtlıktan söz etmek olasıdır:


1. Dil/Dış Dünyadaki Gerçekler
2. Öykü Dili/Gündelik Dil


Düzenli dilbilgisi kurallarıyla oluşturulan gündelik dil ya da bilimsel metinleri oluşturan dil
kullanımları dış dünyadaki gerçekleri belirli bir ölçüde oldukları gibi yansıtabilirler. Ancak öykü yazarı öykü metnini oluşturan kurmaca dili (fictional language) kullanırken aşağıda sözü edilen konularla ilgili kimi kararlar vermek durumundadır. Bu kararlar şöyle özetlenebilir:


1- Yazar ileteceği bilginin miktarı konusunda karar verecektir.
2- Yazar ileteceği bilginin türü konusunda karar verecektir.
3- Yazar ileteceği bilgiyi nasıl düzenleyeceğine karar verecektir.


Bir yazarın öyküsünde kullandığı kurmaca dili incelerken ya da onun biçemini saptarken,
araştırmacı/okuyucunun öykü dilinin düşünsel işlevini göz önünde bulundurması gerekmektedir. Halliday, öykü dilinin düşünsel işlevinin (1) yazarın dünya görüşünü yansıttığını, dolayısıyla da söz konusu dil kullanımının öykü yazarının gerçek dünya ile ilgili bakış açısını, bilgi birikimi ve deneyimlerinden oluştuğunu belirtmektedir. Halliday'e göre öykü dilinin düşünsel işlevi, aynı zamanda (2) yazarın iç dünyasının dışa yansımalarını, dış dünyadaki gerçeklere karşı geliştirdiği tepkileri, onları algılama biçimlerini, bilişselliğini, dili yazın alanında kullanma ve anlama yetilerini de kapsamaktadır. Kısacası, yazarın öyküye özel dil kullanımı onun dünya görüşünü ve ideolojisini yansıtır (Halliday, s: 58-59).


AMAÇ


Dış dünyadaki gerçekleri, halkın içinden geldikleri için, daha yakından izleyip gözlemleyen, 1940 kuşağı gerçekçi öykücülerinden biri olan Orhan Kemal'in, söz konusu gerçekleri yazdığı öykülerin diline nasıl yansıttığını daha iyi anlayabilmek için onun öykülerini yazdığı dönemin genel özelliklerine kısaca göz atmak yararlı olacaktır.


1940'lı yıllar, gerçekçiliğin Türk öyküsünde egemen bir sanat anlayışı olarak yerleştiği bir dönemdir. Aslında bu dönem ırk üstünlüğüne dayalı bir toplum düzeninden yana olanlarla, sömürünün ve eşitsizliğin ortadan kalkmasını isteyenler arasında çatışmaların baş gösterdiği bir dönemdir. 1939 - 1946 yılları arasında yukarıda sözü edilen düşüncelerden ikincisinin temsil edildiği ve "sanatın toplumsal işlevinin savunulduğu" Ses, Yeni Ses, Yeni Edebiyat, Hamle, Yurt ve Dünya, Gün, Ant, Söz gibi dergilerin çıkarıldığı dönemdir. 1940 kuşağı adıyla anılan ve eserlerinde, o dönemin edebiyatına egemen olan savaş karşıtı düşünceleri yansıtan Halikarnas Balıkçısı, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar ve Orhan Kemal gibi öykücüler bu dönemde belirmişlerdir. " Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki kurtuluş ve bağımsızlık coşkusunu yaşamış, yeni bir toplum yaratma düşüncesini benimsemiş" bir kuşaktan oluşan ve " yaşları yirmiyle kırk arasında değişen bu sanatçılar, belli bir ideolojiye bağlanmasalar da çağdaş düşünceyle beslenmişler, dünyada olup bitenleri yakından izler olmuşlar, halkın içinden gelmişlerdir" (Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 3, s. 591).


Orhan Kemal (1914 - 1970) 1940 yıllarından itibaren yayınladığı öykülerinde "romanlarına oranla, daha yalın ve çarpıcı bir gerçekçilik anlayışından yola çıkar. Irgatların, gündelikçilerin, çırak ve işçilerin yaşamını insancıl bir sevgiyle yansıtırken, toplumsal, giderek ekonomik çelişkileri de göz ardı etmez. Sömürünün, kırsal kesimde ya da sanayi kesiminde olsun, ağa - patron baskısının yol açtığı dramları sergiler. Popülizme sapmadan kentin kenar mahallelerinde oturan emekçi halkın günlük yaşamını, özlem ve düşlerini kendine özgü bir duyarlılıkla anlatır. Ne var ki, dil beğenisi, biçim kaygısı, bu duyarlılık yüzünden ikinci planda kalmıştır hep" (Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 3, s. 624). Orhan Kemal, öykülerinde ve romanlarında, " güç yaşama koşulları içindeki küçük insanları, onların geçim sıkıntılarını canlandırır. Ancak sanat anlayışı yalnızca tanıklık etmeyi değil, halkın daha iyi bir yaşama ulaşmasına yardımcı olacak uyarıcı, yönlendirici bir gerçekçilik yolunu izlemiştir... Gurbetçilerin İstanbul'daki yaşamından kesitler vererek... köylülerin, ırgatların, küçük el sanatlarıyla uğraşanların, küçük memurların... kadınlarla, genç kızlar ve çocukların serüvenlerini ele alan ... kenar mahallede yaşayan, kendi toplumsal konumlarından daha geriye itilmiş ailedeki kadınlarla ilgili" eserler yazmıştır (Büyük Larousse, cilt 17, s: 8880). İstanbul gibi büyük kentlerdeki küçük insanların sorunlarını işleyen ve gerçekçi edebiyatımızın önde gelen yazarlarından biri olan Orhan Kemal, "diyaloglara dayanan yalın anlatımı ve olay örgüsüyle kimi zaman senaryo tekniğine yaklaştı" (Büyük Ansiklopedi, Cilt 12, s: 4393).


Bu araştırma, öykülerinde, dış dünyadaki gerçekleri en yalın ve doğru biçimleriyle yansıtmayı amaçlayan Orhan Kemal'in, Çukurova'dan ayrılıp İstanbul'a yerleştikten sonra bu büyük kentteki marjinal kesimlerde yaşayan üç ayrı gerçekçi marjinal kadın tipini üç öyküsünde nasıl ele aldığını, yazınsal dilbilimin önerdiği kimi kuram ve yöntemlerden yola çıkarak incelemeyi amaçlamaktadır.


YÖNTEM


Orhan Kemal'in İstanbul'da yaşayan ve marjinal kesimin temsilcilerinden olan üç ayrı kadının yaşamlarından birer kesiti de ele aldığı ve "İstanbul'da kadın" ile ilgili kişisel gözlemlerine dayandırdığı Yerli Turist, Yaşlı Kadın ve Marilyn adlı öyküleri, Renkema (1993) tarafından belirlenen ve öyküdeki küçük ölçekli yapıların birbirleriyle olan ilişkilerini ele alan metinsellik kıstasları ile, Salkie (1995) tarafından önerilen, öyküde büyük ölçekli yapılar konulu yöntemler doğrultusunda ele alınacaktır. Söz konusu yöntemleri aşağıdaki şekilde özetlemek olasıdır:


Renkema (1993) metinsellik olgusunu aşağıda belirtilen kıstaslara göre sınıflandırmaktadır:


A) Bağlaşıklık (Cohesion)
B) Bağdaşıklık/ Büyük Ölçekli Yapılar (Coherence)
C) Amaç (Intentionality)
D) Kabul edilebilirlik (Acceptability)
E) Bilgilendirme (Informativeness)
F) Durumsallık (Situationality)
G) Metinlerarasılık


Salkie (1995) öyküde büyük ölçekli yapıları dört ana bölümde toplamaktadır:


(a) Arka plan (Background)
(b) Sorun (Problem)
(c) Çözüm (Solution)
(d) Değerlendirme (Evaluation)


Bir öyküdeki her hangi bir öğenin yorumu kimi zaman aynı öykünün içinde bulunan bir başka
öğeye gönderimde bulunularak, kimi zaman da öykü dışındaki gerçeklere dayandırılarak gerçekleştirilebilir (Renkema, 1993: 36). Bu durum, Orhan Kemal'in söz konusu öykülerinde şu şekilde ortaya çıkmaktadır:


A) Bağlaşıklık, öyküdeki bir öğenin bir başka öğeye bağımlı olarak yorumlanmasına işaret etmektedir. Diğer bir deyişle, öyküyü oluşturan sözcük, sözcük öbeği ve tümceler arasında nedensellik, zaman uyumu, eşanlamlılık ya da zıt anlamlılık ve gönderimsel ilişkiler gibi bağlantılar kurulması yollarının incelenmesini ele alır. Öykülerini çoğunlukla basit tümcelerle yazan ve çoğunlukla diyalogları kullanan Orhan Kemal, özellikle diyaloglarda konuşmacılar arasında birbirini tamamlayan konuşmalara yer vermektedir.

Örnek 1: - Bu devirde dedi kız evladı mı...
Genç kız şimşek gibi döndü:
- Düşman başına değil mi ? Ben de aynı kanaatteyim. Bu devirde anlayışsız, cahil anneler sahiden düşman başına ! (Kemal, Marilyn: 293)

Yukarıdaki örneğe bakıldığında annesinin sözlerini kızının tamamladığı, dolayısıyla da yarım bırakılan tümcenin uyumlu bir şekilde tamamlandığı görülmektedir.

Örnek 2: - Yook, gelinime laf yok! O olmazsa...
- Oğlun vurur gözünü mü çıkarırdı?
- Allah ikisinden de razı olsun...
- Gözünü morarttıkları için mi?
- Gelinimin suçu yok !
- Oğlun demek ? Hayırlı evlatmış... (Kemal, Yaşlı Kadın: 207)

Örnek 2'de yaşlı kadının kullandığı şart tümcesi otobüs yolcularından biri tarafından tamamlanmaktadır. Bu durum diyaloğun daha sonraki bölümünde de sürdürülmekte ve anlam bütünlüğü sağlanmaktadır.


Örnek 5'e bakıldığında "Erkek gibi" sözcük öbeğinin tekrarlandığı ve öykünün giriş paragrafları arasında ilişki kurulduğu görülmektedir. Örnek 12'deyse tekrarlanan birimler (kocası, nasıl anlatmalıydı, İstanbul) tümceleri birbirlerine bağlanmakta, paragrafın içinde uyum sağlanmaktadır.


B) Bağdaşıklık, öykünün öykü dışı gerçeklere gönderimde bulunularak yorumlanmasına işaret eder., çünkü yazarın öykü içinde verdiği bilgiler özel bir düzene göre sıralanır ve öykünün yorumlanması yazarın ve okuyucunun dış dünya gerçekleriyle ilgili bilgi ve beklentisine dayandırılır. Öyküler, yazar ve okuyucunun belki de bilinçli olarak farkında olmadıkları kimi bilgi dizgelerinden oluşurlar. Bu dizgelerden birisi de Salkie'nin (1995) önerdiği ve dört aşamadan oluşan arka plan, - sorun - çözüm -değerlendirme dizgesidir. (91) Bu dizge, Orhan Kemal'in kadın konusuna değinen üç öyküsünden alınan bölümlerde şöyle örneklendirilebilir:


(a) Arka plan: Öyküde yer alan zaman, mekan ve kişileri içerir. Orhan Kemal'in üç öyküsünde de zaman ve yer 1940'lı yılların İstanbul'udur. Baş kişiler ise İstanbul'da yaşayan üç marjinal kadındır. Üçü de varlıklarını kendi yaşam felsefeleri doğrultusunda büyük kentte sürdürmeye çalışmaktadırlar. Orhan Kemal, o dönemin İstanbul'unun yollarında gözlerine takılan bu kadınları, okuyucusuna, öykülerinin girişlerinde şöyle tasvir etmektedir:

Örnek 3: Bir kadın, yaşlı ufak, kırış kırış. Durağın kaldırımına çömelmiş. Kalkmak için davrandı,
olmadı. Yeniden daha üstün bir güçle yekinip kalktı. Otobüse binecekti besbelli, titreyen kupkuru eliyle elektrik direğine tutundu. Her halinden belliydi otobüse bineceği. Duraktaki bir genç yardım etti. Otobüstekiler de damarları fırlak kupkuru ellerinden çekip otobüse aldılar. Yer verdiler. Oturdu. Ayakta dikilmekte olduğum yerin tam karşısındaki koltuğa oturmuştu. Sağ göz kıyıları çepeçevre mordu, mosmor. Karaları hayli ağarmış gözleriyle çevresine korkuyla bakıyordu. Belliydi ki pek göremiyor. Korkaktı. Yenilmişti. Bitikti. Bu dünyada kendini misafir saydığı belliydi her halinden. (Kemal, Yaşlı Kadın, s: 205).

Örnek 4: Beli kocaman fiyonklu, bebe yakalı, karpuz kollu pembe elbisesi içinde dehşetli
mağrurdu. Ağır ceza mahkemesinin kapı kenarına sırtıyla dayanmış, alnına dökülen bir tutam saçı, arada başının sinirli bir hareketiyle arkaya atıyordu.
Göğsü vaktinden evvel gelişse bile, boyu omuzları ufacık ayaklarıyla, çocuktu. Yalnız gözleri ... Yanı başında iki gözü iki çeşme annesini kayıtsızlıkla dinlerken, tatlı ela gözleri arada yanındaki arkadaşlarına dönüyor, gururlu gururlu gülümsüyordu. Üç arkadaşının üçü de hemen hemen onun gibi giyinmişti. Ona gıptayla bakıyorlardı. Oysa, kahramanlığını müdrikti hani. (Kemal, Marilyn, s: 292).

Örnek 5: Gerçekten de "Erkek gibi" yürüyordu kadın!
Sırtında astragan manto, ayaklarında rugan iskarpinler, elinde rugan çanta... Mevsim Mart ortaları. Yukarıda gri kalın bulutlar, hava da ayaz kesiyordu. Dağ gibi delikanlılar paltolarına sarınmışlar, kaşkollerini çenelerine çekmişlerdi.
...
"Erkek gibi" yürüyordu kadın!
Sırtındaki manto kalındı ama, o kadar. Kahverengi astragan mantonun altında gül kurusu incecik ipekliden bir elbise, yakası taa yüklü memelerinin neredeyse uçlarına kadar açıktı. Vız geliyordu Mart ortalarında gri keskin ayazı. Az önce yanından geçerken "Ulan erkek gibi karı be!" diyen hamalların hakları vardı. Rüzgarlaşmış buz gibi havayı, Mart ortalarının gri havasını göğüsleye göğüsleye yürüyordu. Durdu bir ara. Yorulmuş muydu? Belki. Ama daha çok laf olsun diye yanından geçmekte olan arabaya seslendi.
- Taksi!
Şoför kuvvetli bir frenle durdu.
Genç kadın arabaya girdi. Harman paketinden bir sigara yakışı vardı. Şoför kesilivermişti. O da az önceki hamallar gibi kendi kendine "Ulan erkek gibi karı be!" diye geçirdi. "Aşk olsun kızım, helal olsun bu yollar !" (Kemal, Yerli Turist, s: 103)

(b) Sorun öyküde verilen zaman dilimi ve yerde ortaya çıkar, bir eksiklik, engel ya da düzeltilmesi zor bir çelişkiden doğar. Öykülerin baş kişileri olan kadınlar aslında beklentilerine ulaşamamış, düş kırıklığına uğramış, mutsuz ve toplum dışına itilmiş ve üç farklı yaş grubundan gelen kadınlardır: Marilyn 13 yaşındadır, Yerli Turist muhtemelen 25-30 yaş grubundadır, yaşlı kadın ise 80'lerindedir. Orhan Kemal bu kadınlarla İstanbul'un farklı kesimlerinde karşılaşmış ve sorunlarına bir an kulak kabartmıştır. Yazar onların sorunlarını İstanbul'la ilgili kendi bilgi, görüş ve beklentileriyle de birleştirerek okuyucusuna şu şekilde aktarmaktadır:

Örnek 6: Lise dokuzda. Doğan'ın onunla konuşması, Melahat için büyük şans. Doğan'a bütün
kızlar bayılır be... Nasıl tanıştılar biliyor musunuz? Lisede basketbol maçından dönüyorlarmış. Doğan'lar. Yanakları al aldı. Evladım. Melahat dedi ki, Gregory Pek'e benziyor dedi. Duymuº. Durdu. Güldü. Sizde Marilyn'e, dedi. Melahat'a Marilyn'e benzediğini söylesinler, canını verir.
- Sonra ?
Göz kırptı:
- Sonra, ateş bacayı sardı!
Marilyn'in üç arkadaşı içinde en çirkini ciddileşerek:
- İşi buraya vardırmamasını çok söyledim ama dinletemedim, dedi.
- Nasıl yani?
- Nasıl olacak, on üçünde daha. Çocuğun başını derde soktu. (Kemal, Marilyn, s: 295)

Görüldüğü üzere Marilyn'in arkadaşları yazara küçük kızın sorununu yukarıdaki gibi aktarırlar. Ancak, Orhan Kemal Marilyn'in genç annesinin sorununun da farkındadır ve bu sorunu okuyucusuna aktarmayı ihmal etmez:

Örnek 7: Otuzuna ya varmış, ya varmak üzere genç anne, siyah baş örtüsünün çevrelediği
boyasız yüzü, yaş yaş gözleriyle sus pus, asi kızına bakakaldı. Ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Genç kızsa, annesine sırtını çevirip arkadaşıyla kafa kafaya vermiş bile. Kadıncağız baş örtüsünü sinirli sinirli çözüp, çenesinin altına bağlarken, yüzüme hazin hazin baktı, karşısındakinin belki de fena niyetli biri olacağını düşünmedi. Derdini dinleyecek, ona hak verecek bir insan arıyordu besbelli. (Kemal, Marilyn, s: 292)

Genç anne çaresizdir. Mahkemede kızını nasıl yola getireceğini bilmemenin çaresizliğini yaşamaktadır.

Örnek 8: - Buralı değilsiniz galiba?
Hep o "erkek gibi" cevapladı.
- Ayıp ettin abi!
Şoför yarım sağla arkaya döndü.
- Niye?
- Su katılmamış Cihangir'liyim anam babam. Üç ay Anadolu'da kaldıksa silindik mi defterinden
İstanbul'un?
- Yeşeeee, dedi şoför.
- Sende yeşe hemşerim, karşılığını aldı. (Kemal, Yerli Turist, s: 104)

Yerli Turist'in sorunu İstanbul'dan üç ay süreyle ayrı kalmaktır. Bu süre içinde geçirdiği ve onu mutsuz eden dönemi ve deneyimlerini ancak öykünün sonunda açıklayacaktır.
Öte yandan yaşlı kadın otobüs yolcularına sorununu şu şekilde açıklamaktadır:

Örnek 9: - Ne yaparsın ? O kadar kalabalığın geçinmek kolay mı? Kaynanasına,
kayınbabasına kıyamaz, karısına el kaldıramaz, çocuklarınaysa sıkı mı? E, bir kalıyor seksenlik ana. Anasına da nazı geçsin artık canım. Yoksa çatlardı öfkeden allah vermeye... Yolcuları kupkuru eliyle gösterdi: Sizler nasılsınız? Arabalarınızı konuşturup dinlesem kimbilir ne foyalarınızı dökerler ortaya, nasıl yaka silkerler... (Kemal, Yaşlı Kadın, s: 207)

(c) Çözüm kişilerle ilgili ihtiyaçların giderilmesini, çelişkilerin düzeltilmesini ya da engelin giderilmesini gerektirir. Orhan Kemal'in üç öyküsünün baş kişileri sorunlarının çözümlerini kendilerince doğru buldukları şekilde gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar: 13 yaşındaki Marilyn çözümü evli olduğunu iddia etmekte ve intihar tehdidinde bulunmakta, yerli turist de kendi çözümünü sokaklarda rastladığı hamal ve şoförleri erkeksi davranışları ve garip giyim tarzıyla şaşırtmakta, İstanbul'lular gibi davranmakta ( ! ) bulmaktadır. Yaşlı kadına gelince, onun kendi sorunlarını çözmek için bulduğu yol ise oğlundan dayak yedikten sonra evinden kaçarak Karacaahmet mezarlığına yerleşmek ve bu arada da otobüste karşılaştığı tanımadığı insanlarla sorunlarını paylaşmaktır. Orhan Kemal'in baş kişilerinin kendi sorunlarını çözmek için geliştirdikleri yöntemleri öykülerden seçilen bölümlerle şu şekilde örneklemek olasıdır:

Örnek 10: Az sonra mahkeme kapısı açıldı. Peşin, jandarmalarla bilekleri kelepçeli Doğan, arkasından
Annesinin zorla zapt ettiği Melahat göründüler.
Melahat zincirinden boşanmış gibiydi. Barbar bağırıyordu:
- Benim evim bundan sonra kocamın evidir. Babamın evini istemiyorum. İstemiyorum
efendim. Vallahi öldürürüm kendimi. Billahi öldürürüm! (Kemal, Marilyn, s: 295)

Örnek 11: - Doğru, doğru ya, başı çok kalabalık yavrumun. Ben, kaynanası, kayınbabası, kayınları,
baldızları, karısı, çocukları ... Bu zamanda o kadar insanı tek başına geçindirmek kolay mı? Bakıyorum yavruma, açıyorum. Başımı alıp gidiyorum ki hayır sahibinin biri beni Karacaahmet mezarlığına bıraksın. Benim yüküm eksilir bari yavrumun omzundan! (Kemal, Yaşlı Kadın, s: 206)

Örnek 12: - Belki de o biçim olduğuma hükmettin.
- Değil misin?
- Değilim dedi.
Gerçekten de değildi ama, ona bunu en kısa yoldan, en inandırıcı biçimde nasıl
anlatmalıydı? Nasıl anlatmalıydı ki ailesinin hemen hemen zorla verdikleri Anadolu'lu kaba saba bir adamla köylerde hamur tahtaları, öküz camız böğürtüleri, beygir kişnemeleri arasında çıldıracak hallere girmiş, kocasının, kocasından geçtim, kayınbabasıyla, kaynana, görümcelerinin yabanıl, kaba, kubat havasından kurtulunca, İstanbul'da bir gün, evet sadece bir gün İstanbulluların istediğince yaşayacaktır. (Kemal, Yerli Turist, s: 106)

(d) Değerlendirme, aslında öyküde bulunan çözümün yazar ve okuyucu tarafından nasıl değerlendirildiğidir ya da birden fazla çözüm bulunmuşsa hangisinin en doğru olarak kabul edilebileceğidir. Orhan Kemal'in söz konusu öykülerinin baş kişilerinin kendilerince buldukları çözümler okuyucuda acı bir tebessüm oluşturacak niteliktedir. Zaten Orhan Kemal'in de okuyucudan beklediği de böyle bir yaklaşımdır.


C) Amaç, öykülerin belirli amaçlara yönelik iletiler taşımaları gerekliliğine işaret etmektedir. Örneklere bakıldığında, istemi dışında ailesince istemediği bir evliliğe zorlanan genç bir kızın (Yerli Turist) boşandıktan sonra kişiliğini nasıl tümüyle değiştirdiğini ve İstanbul'da var olduğunu varsaydığı bir yaşam biçimine bir günlüğüne nasıl ayak uydurmaya çalıştığı, belki de topluma bu şekilde karşı çıktığı; küçük bir kızla yaşlı bir kadının mutsuzlukları nedeniyle evlerini terk etmeleri 1940'ların İstanbul'undan insan manzaraları olarak okuyucuya sunulmaktadır.


D) Kabul edilebilirlik, öykünün hedef okuyucunun onayladığı fikirleri içermesine işaret etmektedir. Yukarıdaki örneklere bakıldığında öykülerin iki tür okuyucuya hitap ettiği anlaşılmaktadır: (1) İstanbul'daki yaşam biçimlerini bilmeyen ve öyküleri okuduktan sonra bu büyük kentteki yaşam biçimi konusunda belirli bir döneme ait bilgi edinen okuyucu, (2) İstanbul'un geçmişini ve şimdiki durumunu iyi bilen ve İstanbul'daki yaşam biçimi konusundaki kendi bilgilerine dayanarak Orhan Kemal'in konuyla ilgili verdiği bilgileri onaylayan ya da onaylamayan okuyucu türü.


E) Bilgilendirme, öykünün yeni bilgiler içermesine işaret eder. Orhan Kemal söz konusu öykülerinin baş kişilerini tanıtırken, aynı zamanda da İstanbul'daki yaşam biçimleri hakkında kendi bakış açısından yorum getirmektedir.


F) Durumsallık, öykünün içinde yer aldığı durumsal bağlama işaret eder. Söz konusu üç öykünün içinde yer aldıkları durumsal bağlam İstanbul ve bu kentteki marjinal yaşam biçimlerinden verilen kesitlerdir.


G) Metinlerarasılık, öyküyü oluşturan bölümlerin birbirleriyle olan ilişkilerine ve içerdikleri bilgilerin birbirlerine gönderimde bulunmasına işaret etmektedir. Bu durum da öykülerin her birinin parçaları uyumlu olan dizgelere sahip olduklarını göstermektedir.


SONUÇ


Orhan Kemal, Marilyn, Yerli Turist ve Yaşlı Kadın adlı öykülerinde 1940'lı yılların İstanbul'unda yaşayan, toplum dışına itilmiş, kentin kenar mahallelerinde oturan ve ekonomik zorluklar içinde bulunan farklı yaşlardaki üç kadının düş kırıklıklarını, sorunlarını ve bu sorunlara kendilerinin getirdikleri çözümleri, güçlü gözlemlerine dayanarak okuyucusuna aktarmaktadır. Öykülerin sonuç bölümlerini okuyucuyu buruk bir şekilde gülümseten şu tümceler oluşturmaktadır:

Örnek 13: Benim evim bundan sonra kocamın evidir, babamın evini istemiyorum, istemiyorum,
efendim. Vallahi öldürürüm kendimi, billahi öldürürüm!
Koridor lahzada tıklım tıklım doluverdi. Genç kızın feryatları merdivenlere doğru sürüklendi. (Kemal, Marilyn, s: 295)

Örnek 14: - Yarın sen kendi yoluna, ben kendi yoluma gideceğiz çünkü. Yarından itibaren "namuslu
dul" pozunu takınacağım. Beni anlamıyorsun ama, zarar yok. Hele iki kadeh atalım...
Genç gazetecinin kolunda içkili bir meyhanenin yolunu tuttu. (Kemal, Yerli Turist, s: 106)

Örnek 15: Kavgacılar hışımla indiler. Yaşlı kadın bir şeyler mırıldanıyordu. Dikkat ettim, Habil'le
Kabil kıssasını çekiyor, kavgacılara öğüt vermeye çalışıyordu. (Kemal, Yaşlı Kadın, s: 208)

Orhan Kemal öykülerinin baş kişilerini gerçek dünyada gözlemlediği kişilikleriyle gerçekçi betimleme ve dil kullanımlarıyla okuyucusuna aktarmaktadır. Bu tutumuyla da toplumun çoğunluğunu oluşturan bu tür insanları hem onlar gibilerini tanıma fırsatı olmayan okuyucularına tanıtmakta, hem de kendileri de aslında onlardan olanlara yardımcı, uyarıcı ve yönlendirici olabilecek nitelikte gerçekçi bir yol izlemektedir.


Orhan Kemal'in öykülerine arka plan - sorun - çözüm - değerlendirme dizgesinden oluşan büyük ölçekli bir kurgu hakimdir. Onun öykülerini gerçekçi kılan özelliklerden biri de, diyaloglarının doğallığının yanı sıra, işte bu tür bir kurgunun varlığıdır. Çünkü öykü dışı gerçek dünyada da yaşamlarını halen sürdürmekte olan bu küçük insanlar belirli arka planların önünde sorunlarına çözüm aramakta, bulamadıkları zaman da kendilerince doğru olan çözümleri yine kendileri oluşturmakta, bu çözümleri değerlendirme görevini de diğer insanlara bırakmaktadırlar.


Orhan Kemal'in dil kullanımı gerçek dünya ile ilgili gözlemlerini olduğu gibi yansıtacak kadar gerçekçi ve gündelik dil kullanımına yakındır. Okuyucusuna, öykülerinin baş kişileriyle ilgili aktardığı bilgilerin miktarı, gözlemlediği gerçeklerle sınırlıdır. Türü ise içinde yaşadığı toplumun kimi insanlarının sorunları ve kendi kendilerine buldukları çözümlerdir. Ve yazar aslında bu insanları çok iyi tanımaktadır.



KAYNAKÇA


Büyük Ansiklopedi. (1990). İstanbul: Milliyet Yayınları, Cilt 12, s: 4393.
Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi. (1986). İstanbul: İnterpress Basın ve Yayıncılık A.Ş. , Cilt 17, s: 8880
Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. (1985). İstanbul: İletişim Yayınları, Cilt 3, s: 591..
Halliday, M. A. K. (1996). "Linguistic Function and Literary Style: An Inquiry into the Language of William Golding's The Inheritors", The Stylistic Reader (From Roman Jacobson to the present), Edt. Jean Jacques Weber, London: Arnold, ss: 56- 85.
Kemal, Orhan. (1996). "Yerli Turist", Kırmızı Küpeler, İstanbul: Tekin Yayınevi, ss: 103 - 106.
Kemal, Orhan. (1996). "Yaşlı Kadın", Kırmızı Küpeler, İstanbul: Tekin Yayınevi, ss: 205 - 208.
Kemal, Orhan. (1996). "Marilyn", Kırmızı Küpeler, İstanbul: Tekin Yayınevi, ss: 292 - 295.
Salkie, Raphael. (1995). Text and Discourse Analysis, London: Routledge.
Renkama, Jan. (1993). Discourse Studies (An Introductory Textbook), Amsterdam: John Benjamins Publishing Company.

Bu yazı daha önce aşağıdaki gibi yayınlanmıştır:

Erden, Aysu (1999) "Orhan Kemal'den Üç Öyku-Üç Kadın-Üc Yaşam: Sorunlarına ve Çözümlerine Dilbilimsel Bir Yaklaşım" Üçüncü Öyküler, Bahar 99, Sayı:4, ss:24-32


--------------------------------------------------------------------------------

info@orhankemal.org

Metafor Öykü




marilyn : orhan kemal : 05122001

Bu öykü ile ilgili metafor yazı bölümünde yayınlanan yazılar:

orhan kemal'den üç öykü - üç kadın - üç yaşam: sorunlarına ve çözümlerine dilbilimsel bir yaklaşım
aysu erden : 05112001



Beli kocaman fiyonklu, bebe yakalı, karpuz kollu pembe elbisesi içnde dehşetli mağrurdu. Ağır ceza mahkemesinin kapı kenarına sırtıyla dayanmış, alnına dökülen bir tutam saçı, arada başının sinirli bir hareketiyle arkaya atıveriyordu.

Göğsü vaktinden önce gelişse bile, boyu, omuzları, ufacık ayaklarıyla, çocuktu. Yalnız gözleri...Yanıbaşında iki gözü iki çeşme annesini kayıtsızlıkla dinlerken, tatlı ela gözleri arada yanındaki arkadaşlarına dönüyor, gururlu gururlu gülümsüyordu. Üç arkadaşının üçü de hemen hemen onun gibi giyinmişti. Ona gıptayla bakıyorlardı. Oysa kahramanlığını müdrikti hani.

Bir ara annesine sertçe döndü:

-Kafi! Nasihata ihtiyacım yok! O güzel fikirlerini kendine sakla!

Otuzuna ya varmış, ya varmak üzere genç anne, siyah başortüsünün çerçevelediği boyasız yüzü, yaş yaş gözleriyle suspus, asi kızına bakakaldı. Ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Genç kızsa, annesine sırtını çevirip arkadaşıyla kafa kafaya vermişti bile. Kadıncağız başörtüsünü sinirli sinirli çözüp, çenesinin altına bağlarken, yüzüme hazin hazin baktı. Karşısındakinin belki de fena niyetli biri olacağını düşünmedi. Derdini dinleyecek bir insan arıyordu besbelli.

-Bu devirde, dedi, kız evladı mı...

Genç kız şimşek gibi döndü:

-Düşman başına değil mi? Ben de aynı kanaattayım. Bu devirde anlayışsız, cahil anneler sahiden düşman başına!

Gözleri ateş saçıyordu. Arkadaşlarına dönmüştü bile.

Kadına sordum:

-Kızınız okuyor mu?

Bu sefer bana döndü. Ateş saçan ela gözleri, inceltilmiş kumral kaşları, rujlu dudakları...Beni Marlon , yahut ötekilerden birine benzetememiş olacak ki, üzerimde durmağa luzum görmedi. Sadece dudak büktü. Arkadaşlarına döndü.

Annesi kızından çekinerek beni cevapladı:

-Besi bitirdi. -Burada isi ne? Kız gene hırsla döndü:

.-Kocaya kaçtım. Öğrenmek istediğiniz başka bir şey var mı?

-Teşekkür ederim. Yaşınız?

Kızlar kahkahalarla güldüler. Beriki kıpkırmızı kesildi.

-Ben sizin oyuncağınız değilim. Anladınız mı?

-Rica ederim...Beni yanlış anladınız galiba. Ben...

Mübasirin sesi.

Genç kız, annesinin önü sıra mahkemeye girdi. Az sonra, bilekleri kelepçeli, on sekiz yaşlarında, tüysüz bir delikanlı, is karası dalga dalga saçlarıyla jandarmaların arasında göründü. Mahkemeye giren genç kızın arkadaşlarında heyecan. Birbirlerine sokularak delikanlıyı gözleriyle takip ettiler. Ettiler ya, o da bunun farkında, adamakıllı rol kesti.

Mahkeme gizli görülecek. Kapı kapandı. Kızlar küçücük mendilleriyle ağızlarını kapaya, terlerini sile hararetli hararetli konuşmaya başladılar. Ne konuştuklarını işitebilir miyim diye, az daha sokuldum. Kaabil mi? İstediğim kadar, yanlarındaki duvarda asılı listeyle meşgul görüneyim. Yutmtyorlar. Gözleri üzerimde savuşmamı bekliyorlar. Derken, kafamda şimşek çaktı. Gözleri sahiden güzel biriyle bakışlarımızın karşılaştığı bir an, içeriye giren arkadaşlarını kastederek:

-Fevkalade gözleri vardı.

Dedim, mahsustan. Çünkü, asıl fevkalade yeşil gözler berikindeydi. Nitekim isyan etti.

-Hiç de bile. Asıl göğsü!

-Sahi. Göğsü Jane Russel’e benziyor değil mi?

-Ne münasebet?

-Ya?

-Marylin’e. Mahallede Marilyn Melahat deriz. Marilyn’in hiçbir filmlni kaçırmaz.

-Siz?

-Biz de tabi...Dördümüz sacayağıyız. Sinemaya beraber, her yere beraber gideriz.

-Plaja?

-Plaja da. Annesi öyle içerliyor ki bize.

Patlıcan moru japone elbiselileri:

-Çok anlayışsız kadın sahiden de dedi. Değil mi Neşe?

Neşe’nin beyaz tafta bluzu pek yakışmıştı. Kulaklarında iri, siyah halkalar.

-A...Tabi. Öyle annem olsa...

-Ne yaparsın?

-Boğarım.

Kahkahalar.

Gözleri güzel olan:

-Halbuki, dedi, Doğan gibi sükseli çocuk...

-Doğan kim?

-Görmediniz mi?

-Demin kelepçeyle giren mi?

-Evet.

-Lise dokuzda. Doğan’ın onunla konuşması, Melahat için büyük şans. Doğan’a bütün kızlar bayılır be...Nasıl tanıştılar biliyor musdunuz? Lisede basketbol maçından dönüyorlarmış Doğan’lar. Yanakları al aldı. Evladım. Melahat dedi ki, Gregori Pek’e benziyor, dedi. Duymuş. Durdu. Güldü. Siz de Marilyn’e dedi. Melahat’a Marilyn’e benzediğini söylesinler, canını verir.

-Sonra?

Göz kırptı:

-Sonra ateş bacayı sardı!

Marlyn’in üç arkadaşı içinde en çirkini, ciddileşerek:

-İşi buraya vardırmamasını çok söyledim ama, dinletemedim, dedi.

-Nasıl yani?

-Nasıl olacak, on üçünde daha. Çocuğun başını derde soktu.

Az sonra Mahkeme kapısı açıldı. Peşinde jandarmalarla bilekleri kelepçeli Doğan, arkasından, annesinin zorla zaptettiği Melahat göründüler.

Melahat zincirinden boşanmış gibiydi. Barbar bağırıyordu:

-Benim evim bundan sonra kocamın evidir. Babamın evini istemiyorum. İstemiyorum efendim. Vallahi öldürürüm kendimi, billahi öldürürüm!

Koridor lahzada tıklım tıklım oluverdi. Genç kızın feryatları merdivenlere doğru sürüklendi.

ORHAN KEMAL (1996) "Marilyn" , Kirmizi Kupeler (Hikayeler), Ystanbul: Tekin Yayynevi, ss: 292-295

orhan kemal öyküsünde yazınsal iletişim... / aysu erden

18/10/2006 · Kategori: Arastirma

orhan kemal öyküsünde yazınsal iletişim, deneysellik, yaratıcılık ve dil kullanımı. bir örnek: "ürök ninile" : aysu erden : 05112001


Her öykünün derin yapısında yazarının değer yargıları, yaşama bakış açısı ve ideolojisi yatmaktadır. Yazarın bu bakış açısını ve değer yargılarını oluşturan etkenler ise, onun içinde yaşadığı toplumun sahip olduğu düşünsel akımlar ve inanç dizileridir. Bunlar öykünün derin yapısında kimi anlam dizgeleri ve kavramsal yapılar oluştururlar. Çağdaş biçembilim yazarın özgün dil kullanımlarını inceleyerek bu anlam dizgelerine ve kavramsal yapılara ulaşmaya çalışır. Böylece hem yazarın değer yargılarını, bakış açısını ve ideolojisini hem de toplumu etkileyen inanç dizilerini ve düşünsel akımları keşfetmeye çalışır. Sonuçta yazarın okuyucusuyla, öykü kişilerinin de birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını keşfeder. Dolayısıyla, biçembilim bir yazınsal iletişimden sözeder. Yazınsal iletişim de dilde deneyselliğe ve yaratıcılığa yer verir (Simpson, 1993:4).


Öyküde yazınsal iletişimin deneysellik ve yaratıcılık özellikleri iki düzlemde ortaya çıkar: (1) Öyküde bilgisellik ve (2) Öyküde yazınsal anlam.


1. Öyküde Bilgisellik: (Öyküde bilgi bütünü ve dağılımı)


Bir öykünün her tümcesinin içinde, öykü metninin tümüne dağılmış olan bir bilgi bütününün sadece bir parçası bulunmaktadır. Tüm bu bilgi parçacıkları öykünün izleksel yapısını oluştururlar. Tümcelerde izlekle ilgili üç tür bilgi saklıdır (Halliday, 1985: 36-39).


A. Öyküde metin düzleminde bilgiler: Öykü metnindeki sözcük, sözcük öbeği ve tümce gibi dil birimleridir.
B. Öyküde iletişim düzleminde bilgiler: Öyküde yazarın kişilerarası düzlemde iletmeyi amaçladığı bilgilerdir.
C. Öyküde düşünsel düzlemdeki bilgiler: Öyküde konu ve içerikle ilgili olan bilgilerdir.


2. Öyküde yazınsal anlam:


Öykünün yüzeysel yapısındaki dil birimleri derin yapısındaki anlamları ve kavramları dizgeselleştirirler. Hiç bir dil birimi tek bir kavramı yansıtmaz. Her biri değişik durumlarda değişik anlamlar kazanırlar. Her birinin birer anlam çerçevesi vardır (Aksan, 1995: 73-75). Bir dil birimi öyküde birlikte kullanıldığı diğer bir dil birimine ileriye ya da geriye yönelik olarak kimi anlamlar aktarır. Öyküde yazınsal anlam üç türlü ortaya çıkar:


A. Sözlük anlamı: Bir dil biriminin temel anlamı
B. Toplumsal anlam: Bir dil biriminin anlamının toplumsal sınıf, etnik gruplaşma, bölgesel köken, cinsiyet, yaş, eğitim gibi toplumsal etkenler tarafından belirlenmesi
C. Etkisel anlam: Dili kullanan kişinin duygularını, davranışını, eğilimlerini ve belirli bir durumla ilgili olan düşüncelerini yansıtması.

1. Orhan Kemal'in öyküsünde bilgisellik olgusu daha ziyade iletişim düzleminde ortaya çıkmaktadır. "Ürök Ninile" karmaşık kurgusu, geriye dönüş yöntemiyle anlatımı ve özgün dil kullanımıyla bir iletişimsizlik öyküsüdür.


A. Öyküde iletişim düzlemindeki bilgiler olumsuzdur. Çünkü öykü içindeki kişiler birbirleriyle iletişim kuramamaktadırlar. Orhan Kemal bu iletişimsizliği özgün bir dil kullanımıyla okuyucusuna iletmekte ve eleştirmektedir. Orhan Kemal'in eleştirdiği aile ve toplum içi iletişimsizlik olgusu öyküde şu şekilde ortaya çıkmaktadır.


(a) Aile içi iletişimsizlik iki şekilde ortaya çıkmaktadır:


-Başkişinin yetişkinlik döneminde karısıyla iletişim kuramaması
-Başkişinin çocukluk döneminde kendisine şiddet kullanan babasıyla iletişim kuramaması
-Başkişinin çocukluk döneminde boyun eğen pasif annesiyle iletişim kuramaması
-Başkişinin çocukluk döneminde kıskandığı küçük kardeşiyle iletişim kuramaması
-Başkişinin annesiyle babasının birbirleriyle iletişim kuramamaları


(b) Toplumiçi iletişimsizlik


Başkişinin bilgisizliğini entellektüel görünerek saklamağa çalışan ukala arkadaşıyla iletişim kuramaması


(c) Çevreyle olan iletişimsizlik


Başkişinin kendisiyle alay ederek güldüğünü varsaydığı çevre, nesne ve hayvalarla olan iletişimsizliği


B. Öyküde düşünsel düzlemdeki bilgisellik olgusu içerik ve karmaşık bir kurgu olarak ön plana çıkmaktadır.


İçerik


Geriye dönüş (flashback) yöntemiyle anlatılan öyküde başkişi, kendisine acı veren, otuz yıl önceki çocukluk anılarıyla, içindebulunduğu zaman arasında gidip gelmektedir. Çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinde, çevresine bakış açısında ortak iki eylem vardır: "Gülmek" ve "inat etmek". Yetişkinlik döneminde çevresindeki her nesne ve hayvan ona gülmekte ve onunla alay etmektedir: kiremitler, ahşap evlerin tahtaları, bozuk parkeler, kuru ağaç dalları, hamallar, fabrikalar ve hayvanlar gülmektedirler. Bu gülen çevre içinde anıran bir eşek başkişiyi çocukluğuna götürür. Çocukluk döneminde gülme eylemini gerçekleştiren bu kezde bir kertenkeledir. Çocuk babasından dayak yedikçe ve ağzından burnundan kan geldikçe kertenkele onunla gülerek alay etmektedir. Başkişi yetişkinlik dönemine geri döner. O anda karşılaştığı ukala bir arkadaşına kertenkelelerin insanla alay ettiklerini bilip bilmediğini sorar. Adam şaşırmıştır. Başkişi arkadaşının Volter'ın kitaplarını okumayı çok sevdiğini anlayınca ona Volter'ın kertenkeleler ve eşek anırtılarıyla ilgili ÜRÖK NİNİLE (elinin körü) adlı kitabını bilmesi gerektiğini ve Türkçe çevirisinin Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında olduğunu söyler.

Kurgu


Öykünün kurgusu birbirine geçen üç dünyadan oluşmaktadır. Bu dünyalar öyküde sırasıyla altı şekilde ortaya çıkmaktadır:


1. Yetişkinlerin gerçek dünyası (Giriş)
Başkişi ve karısının huzursuz aile ortamı


2. Masalsı dünya (Otuz yıl öncesine geçiş)
Gülen nesneler ve hayvanlar: Gülen eşeğin başkişiyi çocukluğuna taşıması (yetişkinlikten çocukluğa dönüş)


3. Çocuğun içinde bulunduğu gerçek dünya (Otuz yıl önceki çocukluk döneminin gerçek dünyası)
Anne, baba ve iki çocuğun oluşturduğu sağlıksız aile yapısı. Çocuğun eşekten korkan kardeşi yüzünden babasından acımasızca dayak yemesi.


4. Masalsı dünya (Otuz yıl öncesi)
Çocuğun dayak yedikçe onunla alay eden, gülen kertenkele ile kertenkelenin anne, baba ve kardeşini kendi ailesiyle özdeşleştirmesi.


5. Yetişkinlerin gerçek dünyası (Otuz yıl sonrası)
Başkişinin arkadaşıyla karşılaşması


6. Masalsı dünya ile gerçek dünya öğelerinin kesiştiği nokta (Sonuç ve eleştirel yaklaşım)
Başkişinin arkadaşına Volter'in kertenkele ve eşeklerle ilgili bir kitabının var olduğunu söylemesi

2. Öyküde yazınsal anlam


Orhan Kemal'in öyküsünde dil kullanımlarını toplumsal ve etkisel anlam taşıyan etkenler biçimlendirmiştir. Bu etkenler yazarın içinde yaşadığı kesime egemen olan düşünsel akımlar ile yazarın kendi bakış açısı ve değer yargılarından oluşmaktadır. Dolayısıyla da öyküdeki dil birimleri, sözlük anlamlarının ötesine geçerek farklı anlamlar kazanmışlardır.


A. Orhan Kemal'in öyküsündeki dil kullanımlarına toplumsal anlam katan etkenler şu şekilde sınıflandırılabilir:


a. Toplumsal grup: Aile,
b. Cinsiyet ve akrabalık: Anne, baba, eş, kardeş
c. Yaş: Çocuk, küçük kardeş, yetişkin
d. Eğitim: Bilgisizliklerini örtmeye çalışan entellektüeller


Aşağıdaki örneklerde (1-7), öyküde anne, baba, kardeş ve eş gibi toplumsal statülerle, akrabalık, cinsiyet ve yaş etkenlerinin öykü diline nasıl yansıdığı görülmektedir. Sözkonusu örneklerde aile içindeki iletişimsizlik iki düzlemde ortaya çıkmaktadır. Başkişinin yetişkinlik döneminde eşiyle olan iletişimsizliği ile çocukluk döneminde aile üyelerinin birbirleriyle olan iletişim kopukluğu. Bu aşamada aile üyelerini anne-baba-kardeş-eş olarak sınıflandırmak olasıdır.

Anne:


Örnek 1: "Anne" denilen esmer, ufak tefek kadın yün örüyordu. Acıdı. Annesi artık "O adam" gibi "O kadın" değildi. Annesiydi. Anneciği. O adam madem terslemişti, demek ki annesi de kendisi gibi terslenmişin biriydi. O adama inat "anneciğim" diye geçirdi. (Orhan Kemal: 272).


Baba:


Örnek 2: Çocuk hiç sevmiyordu bu "baba" denilen adamı. Babasıymış. Ne olursa olsun sevmiyordu ki. (Orhan Kemal: 270).


Örnek 3: "Baba" denilen beyaz geceliklinin inadına susmadı. (Orhan Kemal: 272).


Örnek 4: Gene o. Beyaz gecelikli "Baba" denilen. (Orhan Kemal: 272)


Örnek 5: Gecenin kimbilir hangi saatinde uyandı. "Baba" dedikleri beyaz gecelikli adamın, "Anne" denilen kadına usul usul anlattıklarını dinledi. (Orhan Kemal: 272)


Örneklere bakıldığında, anne denilen o kadın dil kullanımının öykünün sonunda anneciğim, anneciğiyle, ufak tefek kadın dil kullanımlarıyla yer değiştirdiği görülmektedir. Öykünün yüzeysel yapısındaki bu değişim çocuğun annesine bakış açısının nasıl değiştiği hakkında bilgi vermektedir. Öte yandan, öyküdeki baba figürünün sürekli olarak beyaz gecelikli, baba denilen/dedikleri, o adam dil kullanımlarıyla tanıtılması da çocuğun bakış açısının bu konuda değişmediğini göstermektedir. Ayrıca, edilgen eylemlerin (denilen/dedikleri) kullanılması, sevilmeyen babanın kendisine toplum tarafından istemi dışında nasıl kabul ettirildiğini göstermektedir.

Kardeş


Orhan Kemal'in kardeşi sürekli şikayet eden ve "zırlayan" olumsuz bir çocuk olarak tanıtılmaktadır (örnek 11, 13). Başkişi onun yüzünden babasından dayak yemektedir ve onu kömürcünün oğlu, çingene masası ve köpek dil kullanımlarıyla tanımlamaktadır (örnek 10). Ayrıca, başkişi kardeşini kendisiyle alay ettiğini varsaydığı kertenkeleyle özdeşleştirmektedir (örnek 14, 15).




Örnek 6: Kadın homurdandı:
-Kudurmuş bu adam. Bana bak, akşam eve gelir, şişe çek, arkama tendürdiyot sür dersen... (Orhan Kemal: 269)


Örnek 7: Bak yavrum bu senin baba bir, anne bir kardeşin, dört yaş küçüğün diyordu annesi. "Baban çok kızıyor kardeşini sevmiyor diye. Bak o daha küçük!"(Orhan Kemal: 270)


Yukarıdaki örneklere bakıldığında Orhan Kemal birbirlerine karşıt iki eş örneği sergilemektedir öyküsünde. Birbirlerinden çok farklı olan her iki kadını, yazar, okuyucusuna onların kullandıkları dil aracılığı ile tanıtmaktadır. Başkişinin karısı saldırgan kişiliğini yansıtan bir dil kullanırken, annesi boyun eğen, nazik ve edilgen kişiliğini yansıtan dil kullanımlarına başvurmaktadır. Ancak her iki kadın da kendi tarzlarında diğerleriyle iletişim kuramamaktadırlar. Aşağıdaki örnek toplum içinde insanlar arasındaki iletişimsizliğe işaret etmektedir.


Örnek 8: Koltuğunda bir kitap gene. Belki de bilmem kaçıncı yüzyıl filozoflarından birinin boktan çevirisi (Orhan Kemal: 273)


Örnek 8'de betimlenen kişi ve kitap toplumda eğitim düzeyinin düşüklüğü, bilgisizliği saklama eğilimleri, üstün görünme çabaları ve entellektüellik özentisi gibi etkenlerin arkadaşlar arasındaki iletişimi olumsuz yönde nasıl etkilediğini gösteren örnek 12'ye giriş olarak ele alınabilir.

B. Orhan Kemal'in öyküsünde öykü kişilerinin dil kullanımları, kişilerin düşünce akışına koşut olan gündelik ve duygusal dil biçimlerinden oluşmaktadır. Bu tür dil kullanımları öyküde şu biçimlerde ortaya çıkmaktadır:


(a) Sözcük yinelemeleri (örnek 9)
(b) Yarım bırakılmış tümceler (örnek 9)
(c) Argo ve hakaretli sözcüklerin kullanımı (örnek 10)
(d) Soru tümceleri (örnek 11)
(e) Gündelik dil kullanımını yansıtan diyaloglar (örnek 12).

Örnek 9: Kiremitler kırmızı kırmızı gülüyor.
Ahşap evlerin tahtaları kara kara ama gülüyorlar gene de, bozuk parkeler gülüyor, kuru ağaç dalları...Yolun sağına soluna atık kaptıkaçtı kadavraları, paslı demirler, beyaz beyaz tozuyan un fabrikası, un çuvalları taşımaktan ağarmış hamallar, kaldırımın kıyısına şarıltıyla işeyen beygir, düşünen eşek, gülüyor, gülüyorlar (Orhan Kemal: 269).


Örnek 10: Kim ne derse desin ne arkadaş olabiliyordu ne de kardeş. Olamıyordu. Olamadığı için de babası azarlıyordu çokluk. Dayak yiyordu hatta dayak yeyip azarladıkça büsbütün uzaklaşıyordu "kardeş"inden. İnadına: "Kömürcünün oğlu O!" diyordu kardeşinden ötürü. "Çingenelerden aldık onu!" diyordu. Dedikçe de babasının azarı artıyordu, arttıkça zulmediyordu kardeşine "Arap!" diye; "Çingene Maşası", "Köpek" diye. Sonraları kimselere duyurmadan daha da artırdı kötü lafları (Orhan Kemal: 270).


Örnek 11: Zırlayan çocuk da kardeşi miydi? (Orhan Kemal: 270)


Örnek 12: -Peki kertenkeleler hakkında ne biliyorsun?
- Ben mi?
- Bizden başka birisi var mı burada?
- Kertenkeleler... ama bize okulda kertenkeleleri okutmadılar ki.
- Kertenkelelerin insanla alay ettiklerini bilir misin?
...
- Koltuğundaki kitap kimin?
- Volter'in.
- Volter'i çok mu seviyorsun?
- O halde Volter'in kertenkeleler üzerine yazılmış bir kitabı olduğunu da bilmen lazım.
- Bilmiyorum.
- Bilmen lazım dedim. Büyük eksiklik. Kertenkeleler ve eşek anırtılarıyla ilintili (Orhan Kemal: 273).


C. Orhan Kemal öyküsünde sık sık yinelediği anahtar sözcüklere kimi etkisel ve toplumsal anlamlar yüklemektedir. Bu nedenle de öykü içinde sözkonusu sözcükler sözlük anlamlarının ötesinde çağrışımlara sahiptirler. Orhan Kemal bu sözcüklerin alam ve kavram alanlarını genişletmiştir. Öykünün içinde çok özel bir yere sahip olan bu sözcükler iki ad (eşek, kertenkele), iki eylem (gülmek, inat etmek) ve bir ad tamlamasını (ürök ninile: elinin körü) oluşturmaktadır. Bu dil kullanımlarının öyküdeki toplumsal ve etkisel anlamları şu şekilde ortaya çıkmaktadır.


Eşek: Başkişiyi yetişkinlik döneminden çocukluk dönemine taşıyan, daha sonra da tekrar geri getiren bir etken (örnek 13-14).


Kertenkele: Başkişinin çocukluk döneminde kendi zavallığıyla alay ettiğini varsaydığı masalsı bir yaratık (örnek 14-15)


Gülmek: Alay etmek, umursamazlık belirtisi olarak kullanılan bu eylemin öyküdeki anlam alanı içinde mutluluk ve sevinç duyguları bulunmamaktadır.


İnat etmek:Alaylara ve çekilen acılara karşı direnme, kendini kanıtlamaya çalışmak.


Ürök ninile:Öykünün başlığı olan bu belirtili ad tamlaması ikinci ve son kez öykünün sonunda ortaya çıkmakta ve başkişinin alaycı,eleştirel tutumunu ve topluma boşvermişliğini sergilemektedir.


Örnek 13: Eşek birden anırmasaydı adam ayılıp kendine gelemeyecekti. Eşeğe baktı, yıllarca öncenin böyle bir gününde, tıpkı böyle gülen bir çevre içinde birdenbire anıran bir eşeği hatırladı. Eşek anırmasaydı hatırlamayacaktı oysa. Hatırladı. Şimdi artık yirmi, yirmibeş, belki de otuz yıl öncenin ardında kalmış eşek ve ufacık çocuk başlamıştı zırlamaya. Beyaz gecelikli entarisi içinde iriyarı bir adam öfkeyle koşarak gelmişti. Çocuk hiç sevmiyordu bu "baba" denilen adamı. Babasıymış. Ne olursa olsun, sevmiyordu ki!... İşte böyle güneşli bir gündü eşeğin otuz yıl önce anırışı. Babası beyaz geceliğiyle koşarak gelmişti. "Gene yılan gibi soktun çocuğu değil mi?"
Oysa eşeğin birden anırışından sonra korkmuştu kardeşi... (Orhan Kemal: 270)

Örnek 14: Duydu aldırmadı. Kertenkele de duymuştu bunları. Ona öyle geldi ki, yiyeceği dayağı bekliyor kertenkele. Kızdı. "Babam beni dövse bile ben gene senden güçlüyüm. Bir sopa, bir taşla kırabilirim kafanı!"
Kertenkele hep gülüyor sanki yiyeceği dayağı bekliyordu.
Kertenkele bakmasa, gülmese, inadına gibi ufacık dilini içeri sokup çıkarmasa çabuk çabuk belki de "Ben ağlatmadım onu" derdi. "Eşek anırdı, korktu. Benim suçum yok." diyebilirdi, demedi kertenkelenin inadına (Orhan Kemal 271).


Örnek 15: Ufacık avucundaki kanı muslukta yıkarken kertenkeleyi gene gördü. O kertenkele miydi, başkası mı? Belki de kertenkelenin kardeşi ya da karısı, annesi... Ama karısı, annesi olamazdı. Karısı ya da annesi olsa duvar yarığından dilini çıkararak bakmaz, bakarken gülmezdi. Bu herhalde küçük kardeşi olacaktı... (Orhan Kemal: 271).


SONUÇ


Orhan Kemal "Ürök Ninile" adlı öyküsünün karmaşık kurgusu (izleksel yapısı) içindeki bilgi bütününü ve dağılımını yaratıcı, deneysel ve özgün bir dil kullanımıyla her tümceye ve her paragrafa ustalıkla yerleştirmiştir. Bu özellikler yazarın okuyucusuyla güçlü bir yazınsal iletişim kurmasını sağlamaktadır. Orhan Kemal'in okuyucusuyla kurduğu bu iletişimi oluşturan olgular öyküde dört ayrı düzlemde ortaya çıkmaktadır:


1. Öykünün derin yapısında bulunan kavramsal yapılar, anlam dizgeleri
2. Bilgisellik ve kurguda anahtar sözcüklerin kullanımı
3. Toplumsal ve etkisel anlamların yazınsal anlamı biçimlendirmesi
4. Yüzeysel yapıda özgün ve yaratıcı bir dil kullanımı
5. Yüzeysel yapıda özgün ve yaratıcı bir dil kullanımı


Öyküdeki bu düzlemleri kısaca şöyle özetlemek olasıdır:


1. Öykünün derin yapısında birbirlerini tamamlayan üç ayrı dizge bulunmaktadır.

A. Yazarın toplumun belirli bir kesimini başkişinin bakış açısından, onun deneyimlerinden yola çıkarak betimlemesi

B. Toplumdaki kimi kurum ve ilişkileri başkişinin bakış açısından eleştirmesi (aile-eğitim düzeni)

C. İnsanlar arasındaki iletişimsizliği tartışması (aile bireyleri ve arkadaşlar arasında)

Öykünün derin yapısındaki bu üç dizgenin temelinde ise toplumun belirli bir kesiminin yaşama bakışı, davranış biçimi ve değer yargıları yatmaktadır ve tüm bunlar öykü başkişisinin beyin süzgecinden ve dil kullanımından yola çıkılarak okuyucuya ulaştırılmaktadır.

2. Bilgisellik ve Kurguda anahtar sözcüklerin kullanımı


Orhan Kemal öyküsünü geriye dönüş yöntemiyle anlatmaktadır. Öykünün kurgusunu iki ayrı dünya oluşturmaktadır. Öykü boyunca, bu iki dünya, çeşitli şekillerde iç içe geçmekte ve başkişi birinden diğerine ulaşmaktadır. Yazar öyküdeki bu geçişleri kullandığı kimi anahtar sözcüklerle gerçekleştirmektedir. Bu sözcüklerin kavram alanları sözlük anlamlarından daha geniştir. Bunlar öykü içinde ileriye ve geriye yönelik gönderimlerde bulunarak başkişinin her iki dünya arasında gidip gelmesini sağlamaktadırlar. Her biri yazarın kurduğu dünyalarda tekrar tekrar ortaya çıkmakta ve her seferinde bir önceki kullanımından daha farklı bir anlam taşımaktadır. İşte bu tür dil kullanımı sayesinde okuyucu başkişiyi izlemekte onunla birlikte hareket etmektedir. Öyküdeki dünyaların yinelenen dil kullanımları sayesinde iç içe geçmelerini ve sonunda birbirleriyle kesişmelerini şu şekilde açıklamak olasıdır:


A. Gerçek dünya öykünün giriş-gelişme-sonuç bölümlerinde üç kez ortaya çıkmaktadır.


Giriş: Başkişinin yetişkinlik döneminde karısıyla ve çevreyle olan iletişimsizliğini içermektedir. Bu dünyada etkin olan bir anahtar sözcük vardır:


Eşek (ad): Eşeğin anırması başkişiyi çocukluğunda başka bir eşeğin anırdığı ve kardeşini korkutup ağlattığı zamana taşır.

Gelişme: Başkişinin tüm yaşamını ve davranış biçimini etkileyen çocukluk döneminin gerçekliğinin anlatıldığı bölümdür. Bu dönemin anahtar sözcükleri eşek ve kertenkeledir. Başkişi kardeşinin eşekten korkarak ağladığını ispat edemez ve babasından dayak yer. Acıyla ağlarken odada daima bir kertenkele vardır.

Sonuç: Başkişi tekrar yetişkinlik dönemine döner ve ukala arkadaşıyla karşılaşır.

B. Masalsı dünya: Öykünün giriş ve gelişme bölümlerinde (yetişkinlik ve çocukluk dönemlerinde) iki kez ortaya çıkmaktadır.


Giriş: Başkişi yetişkinlik döneminde çevresindeki her şeyin kendisine güldüğünü varsayarak kendine masalsı bir dünya yaratır. Bu gülen çevrede etkin olan bir eylem vardır: Gülmek. Herşeyin gülmesi, sevinç, mutluluk ve neşeyi değil, sadece alay etmeyi çağrıştırmaktadır.


Gelişme: Masalsı dünya başkişinin çocukluk döneminin gerçekçi dünyasına koşut olarak ortaya çıkmaktadır. Bu dünyanın üç anahtar sözcüğü vardır:


Kertenkele (ad): Sürekli dilini çıkararak gülen masalsı yaratık.


Gülmek (eylem): Kertenkelenin çocukla alay etmesi.


İnat etmek (eylem): Acılara direniş.

C. Gerçek dünya ile masalsı dünyanın Volter'in hayali kitabında kesiştiği noktada, hem gerçek hem de masalsı özellikleri kavram alanları içinde birlikte barındıran eşek ve kertenkele sözcüklerinin koşut kullanılmaları ve öykünün başlığının ikinci ve son kez yinelenmesi.

3. Toplumsal ve etkisel anlamların yazınsal anlamı biçimlendirmesi


Yazarın öykü kişilerine kulandırttığı dilin oluşmasında toplumsal, etkisel etkenlerin büyük etkisi vardır. Öyküde yaş, cinsiyet, toplumsal sınıf ve kültürle ilgili olarak verilen dilsel ipuçları ve bilgiler, okuyucunun, öykü kişilerinin davranış biçimlerinin arkasında ve kişiler arasında çıkan çatışmaların temelinde yatan nedenler hakkında çıkarımlarda bulunmasına yardımcı olmaktadır. Bu durum şu şekilde ortaya çıkmaktadır:


1. Öykü kişilerinin konuştukları dil gündelik, akıcı, düşünce akışına koşut, toplumdaki konumlarını ve kültür düzeylerini yansıtacak niteliktedir (örnek 6,7,11,13)
2. Öykü kişilerinin yaşama bakış açılarını yansıtmaktadır (örnek 1-5).
3. Öykü kişileri konuşurken sözcük yinelemeleri, yarım kalmış tümceler, argo ve soru tümceleri kullanmaktadırlar (örnek 9-11).

4. Yüzeysel yapıda özgün ve yaratıcı dil kullanımı


Öyküdeki dil kullanımında iki temel özellik göze çarpmaktadır.


A. Üçüncü şahıs tekil kullanımıyla anlatım


Orhan Kemal öykü planının dışında kalmaktadır. Tüm öykü kişilerine "O" adılıyla seslenmekte, onların ne düşündüklerini, hissettiklerini bilmektedir. Onları dilediğince hareket ettirme, konuşturma özgürlüğüne sahiptir. Yazar zaman ve mekanla sınırlı değildir ancak bu tür anlatımda yer yer araya girerek kimi yorumlarda bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, Orhan Kemal üçüncü bir kişinin ağzından anlatmanın verdiği anlatım özgürlüğünü özgün ve yaratıcı bir biçimde kullanmaktadır.


B. Söz Sanatları (Anahtar sözcüklerin simgeselleştirilmesi ve kişileştirme)


Orhan Kemal anahtar sözcükleri sadece kendisinin yarattığı özel ve özgün simgeler olarak vurgulamaktadır. Onun simgeleri tek bir öyküde kullanılan ve bir kez daha ortaya çıkmayan ve gelenekselleşmeyen özgün simgelerdir. Ayrıca hayvan ve nesneleri de kişileştirmektedir.



KAYNAKÇA


Aksan, Doğan (1995) Şiir Dili ve Türk Şiiri, Ankara: Engin Yayınevi.
Erden, Aysu (1998) Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştiri, Ankara: Gündoğan Yayınevi.
Halliday, M.A.K. (1985) An Introduction to Functional Grammar, London: Edward Arnold.
Orhan Kemal (1996) "Ürok Ninile" Yağmur Yüklü Bulutlar, İstanbul: Tekin Yayınevi 3. Basım, ss: 269-274.
Simpson, Paul (1993) Language, Ideology and Point of View, London: Routledge.






Bu yazı daha önce aşağıdaki yerde yayınlanmıştır:

Erden, Aysu (2000) "Orhan Kemal Öyküsünde Yazınsal İletişim, Deneysellik, Yaratıcılık ve Dil Kullanımı-Bir örnek:"Urok Ninile", Edebiyatçılar Derneği Yayınlari 18), Ankara: Damar Ltd. Şti. ve Lazer ofset, ss:15-29

yaşlı kadın : orhan kemal : 05122001

Bu öykü ile ilgili metafor yazı bölümünde yayınlanan yazılar:

orhan kemal'den üç öykü - üç kadın - üç yaşam: sorunlarına ve çözümlerine dilbilimsel bir yaklaşım
aysu erden : 05112001



Hıncahınç otobüs Laleli durağında durdu.

Bir kadın, yaşlı, ufak tefek, kırış kırış. Durağın kaldırımına çömelmiş. Kalkmak için davrandı, olmadı. Yeniden, daha üstün bir güçle yekinip kalktı. Otobüse binecekti besbelli, titreyen kupkuru eliyle elektrik direğine tutundu. Her halinden belliydi otobüse bineceği. Duraktaki bir genç yardım etti, otobüstekiler de damarları fırlak kupkuru ellerinden çekip otobüse aldılar. Yer verdiler, oturdu. Ayakta dikilmekte olduğum yerin tam karşısındaki koltuğa oturmuştu. Sağ göz kıyıları çepçevre mordu. mosmor. Karaları hayli ağarmış gözleriyle çevresine korkuyla bakıyordu. Belliydi ki pek göremiyor. Korkaktı, yenilmişti, bitikti. Bu dünyada kendini misafir saydığı belliydi her halinden.

Biletçi sordu:

- Nereye gideceksin valde?

Gülmeğe çalışarak omuz silkti:

- Bilmeeem.

- Bilmez misin?

- Bilmem ya...

Çevrenin ilgisi birden arttı.

- Gideceğin yeri bilmiyorsun da ne diye bindin?

Sağına soluna bakındı. Sonra ciddi ciddi sordu:

- Bu araba Karacaahmet’ten geçer mi?

Karacaahmet mezarlığını demek istediği anlaşılmıştı. Çok acıydı soruşu. Laleli nerdee, Karacaahmet nerdeydi oysa..

Bir yaşlı bey sordu:

- Ne yapacaksın Karacaahmet’te?

Acı acı güldü, ağlar gibi:

- Beni bırakıverin hayrınıza..

Gözlerinden damlalar yuvarlandı. Belki yetmiş, belki seksen, belki de daha yaşlı bir kadının çaresizlik içinde ağlaması herkesi sarsmıştı.

Biri:

- Gözüne ne oldu? dedi. Niye morarmış?

Duymazlıktan gelerek başını yana çevirdi. Soruyu karşılamak istemediği anlaşılıyordu.

- Kimsen yok mu?

- Gözüne kim vurdu?

- Niye vurdular?

- Seni bu yaşta ne diye sokağa bırakıyorlar?

- ........................?

- .....................?

O bütün bunları dinledikten sonra, ilk sorunun karşılığını verdi:

- Oğlum var!

- Bu yaşında seni ne diye yalnız başına bırakıyor?

- Ne yapsın?

- Evde oturtsun. Bir hacetin varsa kendi görsün..

Başını dertli dertli salladı:

- Doğru, doğru ya, başı çok kalabalık yavrumun. Ben, kaynanası, kayınbabası, kayınları, baldızları, karısı, çocukları... Bu zamanda o kadar insanı tek başına geçindirmek kolay mı? Bakıyorum yavruma, acıyorum. Başımı alıp gidiyorum ki hayır sahibinin biri beni Karacaahmet mezarlığına bıraksın. Benim yüküm eksilir bari yavrumun omuzundan!

Kalabalık otobüste iç çekmeler, mırıltılar, homurtular oldu. Kime, neye hınçla iç çekiliyor, homurdanılıyordu? Belli değildi.

Geveze biri soruverdi:

- Gelinin nasıl, gelinin?

İçini çekti:

- Allah razı olsun..

- Sakın gözünü.. ha valde?

Parladı: - Yook, gelinime laf yok! O olmasaa...

- Oğlun vurur gözünü mü çıkarırdı?

- Allah ikisinden de razı olsun..

- Gözünü morarttıkları için mi?

- Gelinimin suçu yok!

- Oğlun demek? Hayırlı evlatmış..

- Ne yapsın? O kadar kalabalığın geçimini düşünmek kolay mı? Kaynanasına, kayınbabasına kızamaz, karısına el kaldıramaz, çocuklarınaysa sıkı mı? E, bir kalıyor seksenlik ana. Anasına da nazı geçsin artık canım. Yoksa patlardı öfkeden Allah vermeye.Yolcuları kupkuru eliyle gösterdi:- Sizler nasılsınız? Analarınızı konuşturup dinlesem kimbilir ne foyalarınızı dökerler ortaya, nasıl yaka silkerler..

Yolculardan biri:

- Doğru vallaha, dedi.

Bir başkası:

- Beş parmağın beşi bir değil!

- Amaaan çok dinledik böyle tafraları..

- Ne yani? Anaya el kalkar mı?

- Kalkmaması lazım ama...

- Kaldırıyor muyuz? Ana demek ata demek. Benim böyle anam olacak da, kardeşim vurup gözünü morartacak...

Bir pos bıyıklı:

- Ne yaparsın? dedi.

Delikanlı sertçe döndü:

- Ne mi yaparım? şerefsizim iki yumrukta, mest!

- Demee..

- Dedim gitti.

- Yaşşa hızlı arkadaşım!

- Nerden arkadaş oluyoruz?

- Sözün gelişi..

- Gelişi melişi.. arkadaşımmış...

- Uzun etme de Aydın havası olsun!

- Olmasa ne çıkar?

- Yani kaçtan aşağı olmaz şimdi?

- Kaçtan dersen!

- Deveye bak..

- Bakıyorum!

Yaşlı kadın unutulmuş, bir kavgaya hızla gidiliyordu.

- Oyarım o bakan gözlerini sonra!

- Oynamaa..

Pos bıyıklının bir hamlesi. Genç sendelediyse de kendini çabuk topladı. Biletçi oturduğu yerden ayağa kalkmıştı:

- Arkadaşlar kendinize gelin. İnin aşağı, aşağıda kavga edin. Burası kavga yeri değil!

Zaten otobüs yeni bir durağa gelmişti. Durdu. Kapılar açıldı. İki kavgacı:

- İn ulan aşağı!

- İn geliyorum, kerreste!

- ..........................

- ...................

Kavgacılar hışımla indiler. Yaşlı kadın bir şeyler mırıldanıyordu. Dikkat ettim, Habil’le Kabil kıssasını çekiyor, kavgacılara öğüt vermeğe çalışıyordu.

ORHAN KEMAL, (1996) "Yasli Kadin", Kirmizi Kupeler, Ýstanbul: Tekin Yayinevi, ss: 205-208

yerli turist : orhan kemal : 05122001

Bu öykü ile ilgili metafor yazı bölümünde yayınlanan yazılar:

orhan kemal'den üç öykü - üç kadın - üç yaşam: sorunlarına ve çözümlerine dilbilimsel bir yaklaşım
aysu erden : 05112001



Gerçekten de ‘erkek gibi’ yürüyordu kadın!

Sırtında astragan manto, ayaklarınada rugan iskarpinler, elinde rugan çanta...Mevsim Mart ortaları. Yukarıda gri kalın bulutlar, hava da ayaz kesiyordu. Dağ gibi delikanlılar paltolarına sarınmışlar, kaşkollarını çenelerine çekmişlerdi. Bankalar caddesinin sıra sıra, dağlar gibi yapılarının aralarına sıkışmış sokakları karşıdan karşıya geçerken rüzgarlarmış gibi hava, Mart ortalarının gri havası iliklerinden kavrıyordu insanı.

‘Erkek gibi’ yürüyordu kadın!

Sırtındaki manto kalındı ama, okadar. Kahverengi astragan mantonun altında gül kurusu incecik ipekliden bir elbise, yakası taa yüklü memelerinin neredeyse uçlarına kadar açıktı. Vız geliyordu Mart ortalarının gri, keskin ayazı. Az önce yanından geçerken ‘Ulan erkek gibi karı be!’ diyen hamalların hakları vardı. Rüzgarlaşmış, buz gibi, havayı, Mart ortalarının gri havasını göğüsleye göğüsleye yürüyordu. Durdu bir ara. Yorulmuş muydu? Beki. Ama daha çok laf oolsun diye yanından geçmekte olan arabaya seslendi:

-Taksi!

soför kuvvetli bir frenle durdu.

Genç kadın arabaya girdi. Harman paketinden bir sigara yakışı vardı, şoför kesilivermişti. O da az önceki hamallar gibi kendi kendine: ‘Ulan erkek gibi karı be!’ diye geçirdi. ‘Aşk olsun kızım, helal olson bu yollar!’

Dikiz aynasını ayarlayıp sordu:

-Nereye abla?

-Nereye gidiyorsun?

-Buralı değilsiniz galiba?

Hep o ‘erkek gibi’ cevapladı:

-Ayıp ettin abi!

Şoför yarım sağla arkaya döndü:

-Niye?

-Su katılmamış Cihangir’liyim anam babam. Üç ay Anadolu’da kaldıksa silindik mi defterinden İstanbul’un?

-Yeseeee, dedi soför.

-Sen de yeşe hemşerim, karşılığını aldı.

Aldı ya, aklından da ‘O biçim galiba’ gibilerden geçirmedi değil. Hazır Abanoz’u da kapatmışlardı, neden olmasın? Karı bal gibi ‘yol’ yapıyor olabilirdi.

Ciddilesti.

-sisli’ye kadar gidiyorum, dedi.

-İyi ya.

-Taksi mi?

-Yok canım

.-Madem taksi değil, deminden beri ne diye maytap geçiyorsun bizimle Allahın kulu?

Kadın Harman sigara paketini uzattı:

-Yak da ciğerlerin bayram etsin !

Şoför inadına:

-Benim Birinciyi senin Harman’ına değişmem, dedi.

-Yeseeee.

-Sen de yeseeee....

Fakat bozulmamışsa bile içerlemişti şoför, Abanoz’dan diplomalıysa ne diye işletiyordu taksi maksi diye? Hani lafı uzatabilir istese. ‘Taksi’ demiş arabayı durdurmuş, atlamış, sonra da...

Kadın aklından geçenleri anlamışçasına:

-Taksi olsun aslanım, dedi. Taksi olsun.Yolda rast getirdiğin fiyakalı müşterileri egavla!

Yolun sağında uzun boylu, geniş omuzlu, fotoğraf makinalı bir delikanlı gelip geçen dolmuşlara el sallıyordu. Kadın gördü. Kıvırcık siyah saçlarıyla dimdik delikanlıyı pek beğenerek:

-sunu al, dedi.

Alınması istenen genç adam da zaten el kaldırmıştı. Şoför durdu. Genç adam:

-Taksim, dedi.

-Atla.

Atladı, atlamasıyla da kadına toslayıp kendine gelmesi bir oldu. Vay anasını ne kadındı be! Kahverengi kalın mantosunun altında meme uçlarına kadar açık göğsü bir yana, mantosuyla elbisesinin eteği savrulmuş, bacakları olanca zenginliğiyle...

Gözleri karararak kadının eteğine uzandı, çekti:

-Buna hakkınız yok!

Kadın şaşmadı, kızmadı. Güldü sadece:

-Neden?

-İnsanı tahrik etmeğe hakkınız yok diyorum!

-N’olur? dedi kadın sakin sakin.

-Ne mi olur?

-Öyle ya. Ne olur? Ne çıkar?

Şoför kulak kesilmişti. Kadın Abanoz’dakilerden de başka, daha azgın mıydı? Meydan mı okuyordu erkeklere?

Genç adam:

-Lahavle vela kuvvete illa billa, dedi.

-Hah hah hah haaaay, diye güldü kadın.

-Benimle alay mı ediyorsunuz?

-Ya siz bana hakaret mi?

-Deli misiniz siz?

Kadın birdenbire deli gibi ciddileşerek:

-Evet, dedi.

Çantasından çıkardığı on liralık banknotu şoföre uzattı:

-Al bunu, dur!

Araba kuvvetli bir frenle tam Şişhane’de durdu. Kadın indi. Fotoğraf makinasından gazeteci olduğu anlaşılan genç adama emretti adeta:

-Sen de in!

Genç adam da indi. Yanyana yürümeğe başladılar tepebaşı asfaltında. Şoför donmuş kalmıştı. Arkalarından baktı baktı, sonra ‘Zilli’ diye söylendi, daha sonra gazladı arabayı.

Genç kadın, genç adamın koluna girmişti:

-Bütün hareketlerim seni yadırgattı değil mi?

-Biraz.

-Belki de o biçim olduğuma hükmettin?

-Değil misin?

Genç kadın kolundan çıktı genç adamın:

-Değilim, dedi.

Gerçekten de değildi ama, ona bunu en kısa yoldan, en inandırıcı biçimde nasıl anlatmalıydı? Nasıl anlatmalıydı ki ailesinin hemen hemen zorla verdikleri Anadolu’lu kaba saba bir adamla köylerde hamur tahtaları, öküz camız böğürtüleri, beygir kişnemeleri arasında çıldıracak hallere girmiş, kocasının, kocasından geçtim, kayınbabasıyla, kaynana, görümcelerinin yabanıl, kaba, kubat havasından kurtulunca İstanbul’da bir gün, evet sadece bir gün İstanbul’luların istediğince yaşayacaktır!

-Demek o biçim değilsin? dedi gazeteci.

-Değilim dedim ya!

Tepebaşına varmdan, soldaki kıyıdan Haliç’e bakarak ağır ağır yürüyorlardı. Genç kadın durdu. Elinden tuttu genç adamı:

-Bana iki kadeh bir şeyler ısmarla, dedi.

-Peki.

-Geceyi birlikte geçirecek garsoniyerin filan var mı?

-Kolay.

-Yarın sen kendi yoluna, ben kendi yoluma gideceğiz çünkü. Yarından itibaren ‘Namuslu dul’ pozunu takınacağım. Beni anlamıyorsun ama zarar yok. Hele iki kadeh atalım...

Genç gazetecinin kolunda içkili bir meyhanenin yolunu tuttu.

ORHAN KEMAL (1996), "Yerli Turist", Kirmizi Kupeler, Ýstanbul: Tekin yayinevi, ss: 103-106

marilyn : orhan kemal : 05122001

Bu öykü ile ilgili metafor yazı bölümünde yayınlanan yazılar:

orhan kemal'den üç öykü - üç kadın - üç yaşam: sorunlarına ve çözümlerine dilbilimsel bir yaklaşım
aysu erden : 05112001



Beli kocaman fiyonklu, bebe yakalı, karpuz kollu pembe elbisesi içnde dehşetli mağrurdu. Ağır ceza mahkemesinin kapı kenarına sırtıyla dayanmış, alnına dökülen bir tutam saçı, arada başının sinirli bir hareketiyle arkaya atıveriyordu.

Göğsü vaktinden önce gelişse bile, boyu, omuzları, ufacık ayaklarıyla, çocuktu. Yalnız gözleri...Yanıbaşında iki gözü iki çeşme annesini kayıtsızlıkla dinlerken, tatlı ela gözleri arada yanındaki arkadaşlarına dönüyor, gururlu gururlu gülümsüyordu. Üç arkadaşının üçü de hemen hemen onun gibi giyinmişti. Ona gıptayla bakıyorlardı. Oysa kahramanlığını müdrikti hani.

Bir ara annesine sertçe döndü:

-Kafi! Nasihata ihtiyacım yok! O güzel fikirlerini kendine sakla!

Otuzuna ya varmış, ya varmak üzere genç anne, siyah başortüsünün çerçevelediği boyasız yüzü, yaş yaş gözleriyle suspus, asi kızına bakakaldı. Ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Genç kızsa, annesine sırtını çevirip arkadaşıyla kafa kafaya vermişti bile. Kadıncağız başörtüsünü sinirli sinirli çözüp, çenesinin altına bağlarken, yüzüme hazin hazin baktı. Karşısındakinin belki de fena niyetli biri olacağını düşünmedi. Derdini dinleyecek bir insan arıyordu besbelli.

-Bu devirde, dedi, kız evladı mı...

Genç kız şimşek gibi döndü:

-Düşman başına değil mi? Ben de aynı kanaattayım. Bu devirde anlayışsız, cahil anneler sahiden düşman başına!

Gözleri ateş saçıyordu. Arkadaşlarına dönmüştü bile.

Kadına sordum:

-Kızınız okuyor mu?

Bu sefer bana döndü. Ateş saçan ela gözleri, inceltilmiş kumral kaşları, rujlu dudakları...Beni Marlon , yahut ötekilerden birine benzetememiş olacak ki, üzerimde durmağa luzum görmedi. Sadece dudak büktü. Arkadaşlarına döndü.

Annesi kızından çekinerek beni cevapladı:

-Besi bitirdi. -Burada isi ne? Kız gene hırsla döndü:

.-Kocaya kaçtım. Öğrenmek istediğiniz başka bir şey var mı?

-Teşekkür ederim. Yaşınız?

Kızlar kahkahalarla güldüler. Beriki kıpkırmızı kesildi.

-Ben sizin oyuncağınız değilim. Anladınız mı?

-Rica ederim...Beni yanlış anladınız galiba. Ben...

Mübasirin sesi.

Genç kız, annesinin önü sıra mahkemeye girdi. Az sonra, bilekleri kelepçeli, on sekiz yaşlarında, tüysüz bir delikanlı, is karası dalga dalga saçlarıyla jandarmaların arasında göründü. Mahkemeye giren genç kızın arkadaşlarında heyecan. Birbirlerine sokularak delikanlıyı gözleriyle takip ettiler. Ettiler ya, o da bunun farkında, adamakıllı rol kesti.

Mahkeme gizli görülecek. Kapı kapandı. Kızlar küçücük mendilleriyle ağızlarını kapaya, terlerini sile hararetli hararetli konuşmaya başladılar. Ne konuştuklarını işitebilir miyim diye, az daha sokuldum. Kaabil mi? İstediğim kadar, yanlarındaki duvarda asılı listeyle meşgul görüneyim. Yutmtyorlar. Gözleri üzerimde savuşmamı bekliyorlar. Derken, kafamda şimşek çaktı. Gözleri sahiden güzel biriyle bakışlarımızın karşılaştığı bir an, içeriye giren arkadaşlarını kastederek:

-Fevkalade gözleri vardı.

Dedim, mahsustan. Çünkü, asıl fevkalade yeşil gözler berikindeydi. Nitekim isyan etti.

-Hiç de bile. Asıl göğsü!

-Sahi. Göğsü Jane Russel’e benziyor değil mi?

-Ne münasebet?

-Ya?

-Marylin’e. Mahallede Marilyn Melahat deriz. Marilyn’in hiçbir filmlni kaçırmaz.

-Siz?

-Biz de tabi...Dördümüz sacayağıyız. Sinemaya beraber, her yere beraber gideriz.

-Plaja?

-Plaja da. Annesi öyle içerliyor ki bize.

Patlıcan moru japone elbiselileri:

-Çok anlayışsız kadın sahiden de dedi. Değil mi Neşe?

Neşe’nin beyaz tafta bluzu pek yakışmıştı. Kulaklarında iri, siyah halkalar.

-A...Tabi. Öyle annem olsa...

-Ne yaparsın?

-Boğarım.

Kahkahalar.

Gözleri güzel olan:

-Halbuki, dedi, Doğan gibi sükseli çocuk...

-Doğan kim?

-Görmediniz mi?

-Demin kelepçeyle giren mi?

-Evet.

-Lise dokuzda. Doğan’ın onunla konuşması, Melahat için büyük şans. Doğan’a bütün kızlar bayılır be...Nasıl tanıştılar biliyor musdunuz? Lisede basketbol maçından dönüyorlarmış Doğan’lar. Yanakları al aldı. Evladım. Melahat dedi ki, Gregori Pek’e benziyor, dedi. Duymuş. Durdu. Güldü. Siz de Marilyn’e dedi. Melahat’a Marilyn’e benzediğini söylesinler, canını verir.

-Sonra?

Göz kırptı:

-Sonra ateş bacayı sardı!

Marlyn’in üç arkadaşı içinde en çirkini, ciddileşerek:

-İşi buraya vardırmamasını çok söyledim ama, dinletemedim, dedi.

-Nasıl yani?

-Nasıl olacak, on üçünde daha. Çocuğun başını derde soktu.

Az sonra Mahkeme kapısı açıldı. Peşinde jandarmalarla bilekleri kelepçeli Doğan, arkasından, annesinin zorla zaptettiği Melahat göründüler.

Melahat zincirinden boşanmış gibiydi. Barbar bağırıyordu:

-Benim evim bundan sonra kocamın evidir. Babamın evini istemiyorum. İstemiyorum efendim. Vallahi öldürürüm kendimi, billahi öldürürüm!

Koridor lahzada tıklım tıklım oluverdi. Genç kızın feryatları merdivenlere doğru sürüklendi.

ORHAN KEMAL (1996) "Marilyn" , Kýrmizi Kupeler (Hikayeler), Ýstanbul: Tekin Yayýnevi, ss: 292-295

’Tek kişilik Türk Dil Kurumu gibi çalışıyorum’

27/7/2006 · Kategori: Arastirma

Hazırladığı sözlükler yıllardır her okur-yazarın el kitabına dönüşen Ali Püsküllüoğlu’nun yeni sözlüğü ’Ereğli Yokken Armudun Adı Neydi? / Çalımlı Sözler Kitabı’, kimi halk deyişlerini bir araya getiriyor. Püsküllüoğlu, ’Zamansız’ isimli dosyasıyla da 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü aldı.




ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU, yıllardır hazırladığı sözlüklerle kitaplıkların baş köşesindeki yerini koruyor. İlköğretim öğrencilerinden edebiyatçılara, okur yazar herkesin elinin altında olan bu sözlükler, çeşit çeşit. Doğan Kitap’tan arka arkaya yeni baskılarını yapan ’Türkçe Sözlük’ başta olmak üzere, ’Anadolu Söylenceleri’, ’Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü’, ’Çocuk Adları Sözlüğü’, ’Öz Türkçe Sözlük’, ’Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü’, ’Türkçenin Argo Sözlüğü’, Püsküllüoğlu’nun çalışmalarından birkaçı. Yakın zamanda ’Zamansız’ isimli dosyasıyla 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü de alan Ali Püsküllüoğlu’nun Can Yayınları tarafından yayımlanan yeni sözlüğü ’Ereğli Yokken Armudun Adı Neydi? / Çalımlı Sözler Kitabı’, kimi halk sözlerini bir araya getiren bir çalışma. Ali Püsküllüoğlu ile hem söyleştik hem de küçük bir oyun oynadık; Püsküllüoğlu bizim için, ’Ereğli Yokken Armudun Adı Neydi?’de de yer alan sözlerin birkaçından oluşan ve kendi içinde anlamsal bir bütünlüğü olan küçük bir metin yazdı. Ortaya son derece eğlenceli bir şey çıktı:

Amcam, kendini güçlü görür, karşı gelene, ’abası yok, poyraza karşı gider’ diye kızardı. Vaktinde alamadığı yardım için, ’bayram geçtikten sonra getirdiğin kınayı götüne yak’ diye bağırdığı olurdu. Kimi zaman da alay eder, ’abdal olup da kırmızı kayışlı davul mu çalacaksın?’ derdi. Ara sıra filozoflaşır, ’deh demiş dünyayı çüş diye sen mi durduracaksın evladım?’ der, gülümserdi. ’Ellenmiş dillenmiş’lerle ev kurulmaz buyursa da sokakta gördüğü hatunlara ’hepsi senin mi?’ demekten geri kalmazdı. Amcam ’karda gezer izini belli etmez’lerdendi. Ufak tefek, kara kuruydu, cılızlığına gülenlere, ’kasaba et borcu olmadığını’ söylerdi. Öyle biriydi işte. Göçtü gitti.

    Bir insanın aklına sözlük hazırlamak nereden gelir?

Durup dururken gelmez doğallıkla. Yani benim aklıma öyle gelmedi. Türk Dil Kurumu’ndaki ilk yıllarımda, bir eksiklik gördüm. Ozanlarımızın, yazarlarımızın türettikleri yeni söz değerlerinin çoğu, sözlüklere girmemişti. O zamanki Türk Dil Kurumu sözlüğüne bile. Ben de, yazarlarımızı, ozanlarımızı tarayarak, onlardan seçtiğim tanık tümcelerle, oturup ’Öz Türkçe Sözlük’ü hazırladım. Çok özel sayılabilecek bir sözlük olmasına karşın çok ilgi gördü. Sonra, yine çok özel bir sözlük olan ’Yaşar Kemal Sözlüğü’nü ortaya koydum. Böylece sürüp gitti ve gidiyor işte.

    Hazırladığınız ’Türkçe Sözlük’, yıllardır en çok faydalandığımız sözlük. Bir sözlük nasıl hazırlanır?

Sözlük hazırlamak kolay bir iş değildir. Ben hevesli biriyim, şu var ki, Türkçeye de vurgunum. Yoksa bu iş ömür törpüsüdür, çekilir dert değildir. Neredeyse kırk yıldır uğraşıyorum. Zaman zaman bıktığım oluyor, ama Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’na el konulmuş olması, beni bu yolda çalışmaya zorluyor. Tek kişilik bir eski Türk Dil Kurumu gibi çalışıyorum. Türkçe yolunda. Bir sözlük nasıl hazırlanıra gelince... Bunun elbette bir yöntemi olduğunu bilmek gerekir. Öncelikle de, başvuru kaynakları. Sizin birikiminiz, dil bilginiz, dil duygunuz ve duyarlığınız. Yazık ki, üniversitelerimizde sözlükçülüğü bir bilim olarak öğreten bir bilgi dalı yok. Sözlükçüler de, benim gibi, bu işi el yordamıyla yapıyor.

    Sözlük hazırlamanın aslında hiç bitmeyecek bir uğraş olduğunu düşündüğünüz oldu mu?

Düşünmez olur muyum, düşündüm ve düşünüyorum. Üstelik de bunun böyle olduğunu görüyorum. ’Sözlük un çuvalı gibidir, vurdukça tozar’ derler.

    Sizin aynı zamanda ilköğretim öğrencileri için hazırladığınız sözlükler de var. Televizyon / bilgisayar çağında ilköğretim öğrencileri için hazırlanan bir sözlüğe hangi kelimelerin alınıp alınmayacağına karar vermek zor olmuyor mu?

Haklısınız, çok zor oluyor. Yaşamın her alanıyla ilgili sözcükler, her gün hepimize ulaşıyor. Türkçeye her gün giren, girmekte olan yabancı sözcükleri bir yana koyalım, ilköğretim okulu öğrencilerinin duyduğu, bilmesi gereken Türkçe sözcükleri, bilmiyorsa sözlüğe başvurarak öğrenmesi istenir. Ama sözlükçü, belli bir sözcük kadrosuyla bağlıdır. Sözlüğe aldığı sözcüklerin de bütün anlamlarını değil, öğrencileri için yeterli olan anlamlarını verir. Böyle olunca, ilköğretim için ölçünlü (standart) bir sözlük hazırlamak söz konusu olamıyor. Ortalıkta dolaşan, ilköğretim öğrencilerine yönelik sözlüklerin pek çoğu, doğrusu ya, gerekli niteliği taşımamaktadır. Hepsini bildiğim için, benimkilerin daha sağlıklı olduğunu söyleyebilirim.

    Binlerce kelimenin anlamsal karşılığını bilmek, nasıl hissettiriyor?

Kimse binlerce sözcüğün anlamsal karşılığını tam olarak bilemez. Sözlükçü bile. Ben bildiğim sözcükler için de çoğu kez sözlüğe bakarım. Ama yazık ki, kimsede bu alışkanlığı göremiyoruz. Herkes kendini, Türkçeyi biliyor varsayıyor. ’Yönetmelik’ yerine ’yönetmenlik’ diyen, böylece her iki sözcüğü de bilmediği anlaşılan bakanlarımız var, bu da beni umutsuzluğa sürüklüyor.

    Dil ile yoğun bir ilişki içinde olunca sizi şaşırtan, bilmediğiniz bir kelime ya da ifade şekliyle karşılaştığınız oluyor mu hiç?

Olmaz mı, oluyor doğallıkla. Yani sözcük olarak. Onları araştırıyorum, çok zamanımı alıyor bu. Yine de bir sonuca ulaşamadığım zamanlar vardır. Örneğin bitişik olarak ’aksade’ ya da ayrı olarak ’ak sade’. Çocukluğumdan beri bir türküde duyarım, ’aksadeler giymiş boylu boyunca’ diye... Her duyuşumda bilmek isterim, nasıl bir şey bu ’aksade’ ya da ’ak sade’? Bir kumaş türü mü, bir giysi biçimi mi? Ama başvurduğum hiçbir sözlükte bulamam. Anlamı varmış ve açıkmış gibi görünen ama yine de tanımı yapılamayan sözcükler vardır, özellikle ozanlarımızın yarattığı ve kullandığı sözcükler... Örneğin ’oynaz’, ’olmaca’, ’şakkadanak’, ’kırlangıçyazı’, ’çanduyarı’ gibi sözcükler ya da bileşik sözcükler. Bunları şiir adları olarak saptamışım. Yine örneğin ’aşkkabağı’ (böyle bir kabak türü yoktur), ’ağugülü’ (böyle bir gül yoktur), ’koşardamar’ (böyle bir damar yoktur), ’ölümdili’ (böyle bir dil yoktur), ’sancı böceği’ (böyle bir böcek yoktur), ’can otu’ (böyle bir ot yoktur), ’ölmezotu’ (böyle bir ot yoktur; Yaşar Kemal’in bir romanının adı) gibi bileşikler ya da tamlamalar? Ozanlar, dil içinde dil yaratıcıları olarak, bunları yaratıyorlar, kullanıyorlar ve belki de bir kez kullanıp atıyorlar.

    Şiir kitabınız ’Zamansız’ ile 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne değer bulundunuz ve kitap, Özgür Yayınları tarafından yeni yayımlandı. Çok kelime biliyor olmanın şiire etkisi nedir?

Ozanın çok sözcük bilmesi doğaldır, ayrıca ozan onları, yeni anlamlar oluşturacak biçimde de kullanır. ’Şiir sözcüklerle yazılır’ derler ama bu, şiirin yalnız sözcüklerle yazıldığı anlamına gelmez. Ozanın sözcükleri nasıl kullandığı önemlidir.

    Şiirlerinizle ödül aldığınız halde insanlar sizi daha çok hazırladığınız sözlüklerle tanıyor sanırım. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Yarım yüzyılı aşan bir şiir serüvenim, on iki şiir kitabım, yayımladığım şiir dergisi, aldığım üç şiir ödülü... Yazar sözlükleri de bana ozan olarak yer veriyor. Ama söylediğiniz de yabana atılmaz, son yıllarda sözlükçü olarak görüyorlar beni. Ama ben kendimi ozan sayıyorum, bunu da son şiirlerime verilen saygın bir ödülle kanıtladım.

    Kendi sözlüğünüzde arayıp da bulamadığınız bir kelime oldu mu hiç? Ya da sözlükteki karşılığından memnun kalmadığınız bir kelime?

Benim sözlüğüm, Doğan Kitap’ta beşinci kez basılmış olan ’Türkçe Sözlük’, doksan bin madde başı ve iç maddeyle, Türkiye Türkçesi’nin şu anda bulunan en büyük sözlüğü. Şimdiki TDK’nin yeni yayımlanan sözlüğünde bile ancak yetmiş yedi bin madde başı ve iç madde varmış, kendileri ’sunuş’larında söylüyor. Ben sözlüklerimi sürekli olarak işlerim. Bulunmayanları eklerim, anlam genişlemelerini belirtirim, beğenmediğim tanımları yeniden ele alırım. Bu demektir ki, sözlüklerimde bulamadığım sözcükler, sözler her zaman olur.

    ’Ereğli yokken armudun adı neydi?’ ne demek?

Söylersem kitabımın büyüsü bozulmaz mı? Okur, bunun hoş bir halk sözü olduğunu bilsin, yeter.

    Kitapta yer alan ifadeler için tam olarak ne demeli; deyim veya atasözü değiller çünkü.

Ben onlara ’halk sözleri’ diyorum. Hem de çalımlı, hoş, şakacı. Halkımızın buluşları onlar. Bunlara bir tür duvar yazıları desek de olur...

    Siz biraz da arkeolog gibi çalışıyorsunuz; yaptığınız en değerli keşif / keşifler hangileriydi?

Buluş sayılması gereken iki çalışmam var. Sözlük alanında hiçbir şey yapmamış bile olsam, ’Öz Türkçe Sözlük’ ile ’Yaşar Kemal Sözlüğü’nü ortaya koymam yeter de artar bile. Çünkü birincisiyle pek çok yeni sözcük ilk kez sözlüğe girdi; öteki ise, yapılan ilk yazar sözlüğü ve hâlâ başkasını yapan çıkmadı.

    Neden ’Ereğli Yokken Armudun Adı Neydi?’de yer alan ifadelerin karşılığını yazmadınız da yorumlar yapmayı tercih ettiniz?

Sözcüklerle uğraşırken biraz sıkıldığım bir zamanda, kendime izin verdim. Yani ’bunları bir başka gözle ele alsam nasıl olur?’ diye düşündüm. Bir yandan öteki sözlüklerime eğildim, bir yandan da bu sözleri saptayıp işledim. İşlerken de ayrı bir tat aldım.

    S.A.
    FOTOĞRAF: YAVUZ ÖZDEN

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN EĞİTİMİNDE BİLGİSAYAR KULLANIMI / ASUMAN

14/6/2006 · Kategori: Arastirma

Okul Öncesi Çocukların Eğitiminde Bilgisayar Kullanımı

 

ASUMAN GACAL

Arı Okulları Araştırma Geliştirme Merkezi, Ölçme Değerlendirme Uzmanı

 

Bilgisayarlar uygun koşullarda ve uygun yazılımlarla kullanıldığında eğitim ortamını zenginleştiren ve çocukların gelişim alanlarına olumlu katkıları olan araçlardır.

 

Teknolojinin yaşamımızdaki yeri ve önemi her geçen gün artmaktadır. Son yıllarda teknolojideki hızlı gelişmeler her alana olduğu gibi eğitime de yansımış ve eğitim alanında birçok değişime neden olmuştur. Bilgisayarların eğitim sürecinde kullanımı da bu değişikliklere örnek olarak verilebilir. Hızla günlük yaşantının bir parçası haline gelen bilgisayarlar çok erken yaşlarda kullanılmaya başlanmıştır. Artık çocuklar doğdukları andan başlayarak teknolojiyle karşılaşmakta ve küçük yaşlarda teknolojiyi kullanabilmektedirler.

 

Teknolojinin uygun koşullarda ve uygun yazılımlarla kullanılması, çocukların özellikle dil ve bilişsel gelişimlerini olumlu etkilemektedir. Bunun yanı sıra bilgisayarlar çocuklarda sosyal ve duygusal gelişim, motor gelişim ve öğrenmeye eğilimi de güçlendirirler.

 

Teknolojinin Sosyal ve Duygusal Gelişime Etkisi: Teknoloji kuşkusuz insan etkileşiminin ve ilişkilerinin, kitap okumanın ya da konuşmanın yerini alamaz. Bununla birlikte, bilgisayarlar uygun koşullarda ve uygun yazılımlar kullanıldığında çocukların motivasyonunu artırır, işbirliği, paylaşma ve sorumluluk alma becerilerini geliştirir.

 

Teknolojinin Dil Gelişimine Etkisi: Dil gelişiminde öykü anlatma, çizme ve boyama, oyun oynama ve yetişkinlerle konuşma önemli etkinliklerdir. Teknoloji, sağladığı motivasyon ve olanaklar aracılığıyla dil gelişiminde önemli bir yere sahip olabilir. Örneğin; uygun yazılımlarla çocuklar daha karmaşık, uzun cümleler kurabilir ve daha akıcı konuşabilirler. Çocuklar bilgisayar ekranında çizdikleri bir resmi, hareket ettirdikleri bir nesneyi ya da gördükleri kahramanları kısacası yaptıkları her şeyi anlatma eğilimindedirler. Bunu yapmaktan da keyif alırlar.

 

Teknolojinin Psiko-Motor Gelişime Etkisi: Motor beceriler çok çeşitli etkinliklerle gelişir. Bilgisayarlar da uygun koşullarda, uygun yazılımlarla ve uygun sürelerle kullanıldığında çocukların motor gelişimlerine katkıda bulunur. Disketi/CD'yi sürücüye yerleştirme, fare tıklama ya da klavye kullanma ile küçük kas becerileri, göstergeci ekranda istenilen yere koymasıyla da el ve göz koordinasyonu gelişecektir. Ancak, bilgisayarların cazibesi çocukları hareketsizliğe itebilir. Bu nedenle çocukların okulda ve okul dışında bilgisayar başında geçirdikleri saatlerin kontrol altına alınması önemle üzerinde durulması gereken bir noktadır.

 

Teknolojinin Bilişsel Gelişime Etkisi: Eğitimin her alanında yaygın olarak kullanılan bilgisayarlar, eğitimin başladığı erken çocukluk döneminde de önem kazanmaktadır. Teknoloji çocuklara kendine özgü zihinsel deneyimler ve olanaklar sunar. Bilgisayarlarla çocuklara gerçek yaşamlarında sunulamayan ya da onların karşılaşamayacakları olanaklar sunulabilir. Bilgisayarlar çocukların düşünme süreçlerini etkin hale getirerek daha etkili öğrenmeye yardımcı olmakta ve soyut yaşantıların daha somut ve kişisel yaşantılara dönüştürülmesini sağlamaktadır. Bilgisayarlar, çocukların bilişsel dünyalarını yaratıcı bir şekilde geliştirmeye olanak sağlayacak niteliktedir.

 

Teknolojinin Öğrenmeye Katkısı: Teknoloji çocuklara öğrenme ve öğrendiklerini ortaya koyabilme için ek olanaklar sunar. Çocuklara farklı öğrenme ortamları sunarak, onların bireysel farklılıklarını ve öğrenme biçimlerini dikkate alır. Kendi ilgi, ihtiyaç ve öğrenme hızlarına göre ilerlemelerini sağlar. Bilişsel gelişimde uyarıcıların yeri tartışılmazdır. Okul öncesi eğitimde de bu uyarıcılar önemli bir yere sahiptir. Bilgisayarlar uygun koşullarda kullanıldığında çocuklara eğlenceli ortamlar sunarak onların çevreyi keşfetmelerini ve deneyim kazanmalarını sağlar.

Bilgisayar etkinlikleri düzenlenirken, çocukların yukarıda sözü edilen gelişimsel alanları dikkate alınmalıdır. Okul öncesi çocuklarına bilgisayarları kullanabilecekleri ortamlar düzenlerken şunlara dikkat edilmesi gerekir:

- Kullanılacak yazılımlar eğitsel nitelikte, öğrenci özelliklerine uygun ve çocuklara belli becerileri (eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcılık vb...) kazandırmaya yönelik olmalıdır. Ayrıca, öğrencilerin gelişim özelliklerini de dikkate almalıdır.

- Hazırlanan ortam işbirliğine ve paylaşmaya dayalı olmalı; etkinlikler, çocuklara paylaşmayı ve işbirliğini öğretecek şekilde planlanmalıdır.

- Etkinlikler gerçek yaşamla ilişkili olacak şekilde planlanmalıdır. Çocuklar okulda bilgisayar becerilerini tek başına öğrenmek yerine, bilgisayarların günlük yaşamdaki yerini ve diğer teknolojik araçlarla ilişkisini kurabilmelidir.

- Bilgisayar etkinliklerine ayrılacak zaman, çocukların yaş ve gelişim düzeylerine uygun olmalıdır.

Bilgisayarlar uygun koşullarda ve uygun yazılımlarla kullanıldığında eğitim ortamını zenginleştiren ve çocukların gelişim alanlarına olumlu katkıları olan araçlardır. Bu noktadan hareketle, teknolojik altyapısını hazırlayarak bilgisayarların okul öncesi eğitimde de etkin şekilde kullanılmasını amaçlayan belli başlı okul öncesi eğitim kurumları, bilgisayar kullanımını dört-altı yaş grubunda ''bilgisayar okur-yazarlığı'' ya da ''bilgisayar destekli öğretim'' amacıyla programlarına almaktadırlar. Bu kurumlardan bazıları bilgisayar okur-yazarlığı için standartlar geliştirmekte, bazıları da bilgisayarları kavramların, becerilerin öğretiminde kullanmaktadır. Bilgisayar okur-yazarlığı, kısaca bilgisayar kullanma becerisi olarak tanımlanabilir. Bilgisayar okur-yazarlığı yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Çocukların bilgisayar konusundaki deneyimleri arttığı oranda, bilgisayar okur-yazarlığı da artacaktır. Bilgisayar okur-yazarlığı becerisini kazanmış bir öğrencinin bu konuda uzman olması beklenemez, önemli olan ihtiyaç duyduğu programı kullanabilmesidir. Okullarda bilgisayar derslerinin etkili şekilde yürütülmesi sonucunda öğrencilerde problem çözme, işbirliği, kavram kazanma, buluş yoluyla öğrenme gibi becerilerin geliştiği gözlenmektedir. Öğrenciler eğitim yazılımlarını eğlenerek, ilgi duyarak kullanmakta; bilgisayarlarla dünyayı keşfetmekte, deneyim kazanmaktadırlar. Bilgisayar derslerinin sonunda öğrencilerin, ''Keşke her gün bilgisayar dersimiz olsa!'' şeklindeki yorumları, bilgisayar derslerini ne kadar çok sevdiklerini ve bilgisayara karşı olumlu tutum gösterdiklerini ortaya koymaktadır.


BU SAYFA ÇOLUK ÇOCUK DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA HAZIRLANMIŞTIR www.colukcocuk.com.tr

 

Cumhuriyet, Ankara 09.06.2006