90. DOĞUM GÜNÜNDE FAHRİ ERDİNÇ ÜZERİNE KEMAL ÖZER’LE SÖYLE
5/10/2007 · Kategori: Soylesi
90. DOĞUM GÜNÜNDE FAHRİ ERDİNÇ ÜZERİNE
KEMAL ÖZER’LE SÖYLEŞİ
Kadir İncesu
“Ne olursa olsun, Kemal, sen de içinde, dostlarım varken yalnız değilim bu dünyada. Gücüm azalmıyor, artıyor!” (S. 240) /“Yazıverin eliniz değdikçe, mektupsuz bırakmayın bu ağabeyi. Havam, suyum, güneşim, ekmeğim dost mektupları. Hele sizinki!” (S. 380)
İşte böyle demiş “İki Gözüm” diye seslendiği Kemal Özer’e yazdığı mektuplarda Fahri Erdinç...
Türkiye’den ayrıldığı 1949 yılından başlayarak öldüğü tarihe kadar hep Türkiye özlemiyle yaşamış. Radyodan duyduğu spikerin sesi, Türkiye’den gelen gazeteler, yolu Bulgaristan’a düşen dost edebiyatçılar, Fahri Erdinç’in içini bir kor gibi yakan özlemi dindirmeye yetmemiş, hafifletmiş sadece. O da yakın dostu Nâzım Hikmet gibi mırıldanmıştır belki de “Yine Memleketim Üstüne Söylenmiştir”i: “Memleketim, memleketim, memleketim, / ne kasketim kaldı senin ora işi / ne yollarını taşımış ayakkabım, / son mintanım da sırtımda paralandı çoktan, / Şile bezindendi. // Sen şimdi yalnız saçımın akında, / enfarktında yüreğimin, / alnımın çizgilerindesin memleketim, / memleketim, / memleketim...”
Fahri Erdinç’in “...mektuplaşma bâbında, bir dağ çayı gibi akıp gelerek, göllenmeye, o yitirdiğimiz romantizmi bulmaya başladığım güzelin güzeli dostluk yüreğimsin.” diye seslendiği Kemal Özer, Fahri Erdinç ile 1976-1986 yıllarını kapsayan mektuplaşmalarını “Fahri Erdinç’ten Sanat ve Siyaset Üzerine Bulgaristan Mektupları” adıyla kitaplaştırdı. Kemal Özer ile, gençlerin tanımadığı, orta yaş grubundakilerin hayal meyal hatırladığı, 1950 ve 1960 kuşağının ise çok çok iyi tanıdığı, “Her biriyle yeniden doğuyorum.” dediği kitaplarının yeni baskıları -uzun yıllardan sonra- Yordam Kitap tarafından yapılmaya başlanan Fahri Erdinç üzerine söyleştik...
Fahri Erdinç, Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman yaşadıkları hangi olaylar nedeniyle ülkelerini terkedip, Bulgaristan’a yerleştiler?
Bireysel olaylardan çok, yaşadıkları dönemin koşullarıyla açıklanabilir bu. Ziya Yamaç’la tanıştım, ama Tuğrul Deliorman’la tanışmış değilim. Onların kişisel serüvenlerini ayrıntılarıyla bilmiyorum. Fahri Erdinç’le genel koşullar dışında ne kadar ortaklık taşıyordu bu serüvenler, kestiremiyorum. İkinci Dünya Savaşı’nın ağırlaştırdığı baskılarla yüz yüze kaldıkları, bunun özellikle psikolojik ağırlığını kaldıramadıkları kesin. Fahri Erdinç için, bu baskıya ek olarak, aile yaşamının yarattığı olumsuz koşullar da, konservatuardan öğrencisi olduğu, usta belleyip bağlandığı Sabahattin Ali’nin yazgısıyla girdiği bunalım da anılabilir.
Fahri Erdinç’le nasıl tanıştınız?
İlk tanışmam öykülerini okumakla oldu. 1950’lerin ortalarında, okuma ve yazma serüveni içinde ben ve aynı kuşaktan Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Onat Kutlar, Demirtaş Ceyhun gibi arkadaşlar Fahri Erdinç’in öykülerini keşfettik. Yurt dışına çıkalı epey olmuştu, yeni yazdıkları kendi ülkesine ulaşmıyordu; ama özellikle sahaflarda bulunan Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nin eski bir sayısı bizi onun öyküleriyle buluşturmuştu. O günlerde hepimiz etkilenmiştik bu öykülerden. Başkalarından onu farklı kılan bir anlatımı ve yaklaşımı vardı. Yıllar sonra Bulgaristan’a yaptığım ilk gezide kendisiyle tanışınca, bu farklı yaklaşımın ne olduğunu anladım. Yapmak istediği sanatın amacını belirtirken, “okuyanın yüreğini bir cam parçası gibi çizmeli” diye özetlemişti. Yıllar önce bizi etkileyenin de bu olduğu ortaya çıkmıştı o zaman. Açıklanamayan, adı konmayan bir şey, sanki bir büyü kalıyordu okuyunca. Başka öykücülerden farklı kılan, bizi her okuyuşta içine alacak kadar kuşatıcı olan bu yaklaşımdı. Bizi olduğu gibi, bizden sonraki kuşağı da bu yaklaşımın etkilediğine, sözgelimi bir gencin ondan bir öykü okuduktan sonra “Bu kadar olur!” diye elindeki kitabı kaldırıp duvara çarptığına tanık olacaktım.
İkinci tanışmam, ancak 1976 yılında Bulgaristan’a gittiğim zaman gerçekleşti. O zamana değin kimi gelişmeler de olmuş, 1969’da (yurt dışına çıkışından tam 20 yıl sonra) Türkiye’de Diriler Mezarlığı kitabı yayınlanmış, dergiler de ona yer vermeye, ilgi göstermeye başlamıştı. Sözgelimi Türkiye Defteri dergisi onun için bir özel sayı yayınlamıştı. Biz de 1950’lerden gelen arkadaşlarla 1972-74 arasında yayınladığımız Yeni a Dergisi’nde sayfalarımızı ona açmıştık. Tanıştığım zaman, bütün bu okurluk ve tanıklık birikiminin yanı sıra kişiliğine ve serüvenine duyduğum saygılı bir merak içindeydim.
Fahri Erdinç’le kesişen bir yönünüz daha var, yazarlığınızdan başka... Fahri Erdinç Türkiye’den Bulgaristan’a giderken, sizin anneanneniz de Bulgaristan’dan gelmiş... Sizi yakınlaştıran nedenlerden birisi de ‘göçmenlik’ olgusu muydu?
Yakınlaştırma nedeni oldu mu, bilemiyorum. Belki cumhuriyetten çok önce, Balkan savaşının ardından gerçekleşmiş olduğu için, göçmenlik olgusu ailemde beni de etkileyecek boyutta sürüyor değildi. Anneannemin anlattığı masallardan aklımda kalan kimi sözcüklerin Bulgarca olduğunu ancak ilk gezide öğrenecek, annem kendi belleğinde yer etmiş kimi ayrıntıların izini sürmemi isteyecek, zamanla ilk gezimin oraya olmasında yaşamımı etkileyen bir rastlantı bulunduğunu düşünecektim; ama Erdinç’in göçmenlik serüveni bana hep başka boyutlar içinde görünecekti.
Mektuplardan birinde altını çizdiğim gibi, onu tanımam, iki yönlü direnciyle tanışmamdan dolayı kendisine yakınlık duymamı sağladı. Bunlardan biri, diliyle kendi arasındaki bağlantıya verdiği önem; ikincisi, ülkesinin gerçeklerini yazmaktan, ülkesinin insanlarına yazmaktan bir an bile geri durmaması, yıllarca yazdıkları ülkesinde yayınlanamadığı halde bu direnci sürdürebilmesi. Bunlar beni yakınlıktan da öte, az rastlanan bir şeye duyulan hayranlık olarak etkiledi ve onunla tanışan birçok arkadaş gibi, ülkesindeki okura ulaşmasını sağlayacak ulaklığı üstlenmem için yükümledi.
Mektuplaşmanızda en çok sözü edilen isimlerden birisi de Nâzım Hikmet... “Bazı gerçeklerin bilinmesi” adı altında Nâzım üzerine oynanan oyunlar ve “Nâzımcılık yapayım derken, Nâzım sempatisini zedelemek...” üzerinde özellikle duruyordu Fahri Erdinç...
Evet. Tanışmamızın ve mektuplaşmamızın başlangıç yıllarında Nâzım Hikmet, Türkiye’de yıllar sonra hem siyasal hem sanatsal gündemi yoğunlukla etkileyen bir konuma gelmiş bulunuyordu. İki alanda da onun yolundan gitmeyi benimsemiş olan Fahri Erdinç o dönemde gelişmelerden çok hoşnuttu, çok şey bekliyordu. Buna karşılık, militan ve insan olarak Nâzım’ın gerçek kimliğiyle tanıtılmadığından yakındığı da oluyordu. Zekeriya Sertel ve Aziz Nesin’in kitapları, duyarlı olduğu bu konuda onu rahatsız etmişti. “Bazı gerçeklerin bilinmesi” gerekçesiyle yazılanlar, Erdinç’e göre, Nâzım üzerinden sosyalizm dâvasına saldırılar içeriyor, buna karşı durmak gerekiyordu.
Fahri Erdinç bir mektubunda “...çalışırken, ‘Fahri ne der’i kılavuz edinebilirsen, böyle bir soylu endişeye, saygıya yer verebilirsen içinde, iyi olur, zarar değil, yarar görürsün bundan.” demiş. Fahri Erdinç’i önce öyküleriyle tanıdınız. Sonra da yakın dost oldunuz. Hangi özellikleri sizi etkiledi?
Başta hem sanatsal hem siyasal direniş içindeki yazgı adamı kimliğini tanımak etkiledi. Gelişim süreci içinde, bir geleneğin sürdürücüsü olma, o geleneğe bir halka olarak eklenme bilincine tanıklık etmek de. Andığınız cümle, bu bilincin altını çizdiği için önemli. Kendisi öyküde Sabahattin Ali’nin, şiirde Nâzım Hikmet’in geleneksel çizgisi içinde, her çalışmasında onların ne diyeceğini düşünerek yazmayı benimsemişti. Türkiye’den gelip de yeni tanışmış olduğu kuşak için bu geleneğin sürdürülmesini yararlı buluyor, onlara sık sık bunu öğütlüyordu. Sanat anlayışının birçok yanıyla olduğu gibi, bu yanıyla da onu etkileyici bulduğumu söyleyebilirim.
Fahri Erdinç 1 Mart 1979’da TYS Genel Kurulunda oybirliğiyle Onur Üyesi seçildi. Ancak bu duruma en büyük muhalefeti ise Aziz Nesin yaptı, Nâzım Hikmet ile Fahri Erdinç arasındaki bir olayı öne sürerek...
İleri sürülen olay, Nâzım Hikmet ile Fahri Erdinç arasında yıllardır sözü edilen, ama içyüzü tam bilinmeyen tartışmaydı. Bu tartışmayı ayrıntılarıyla Fahri Erdinç’in kaleminden Kalkın Nâzım’a Gidelim kitabında öğreniyoruz. Aziz Nesin’in muhalefetinin ardında başka bir olay daha vardı; o da TKP ile Nesin’in ilişkilerinde ortaya çıkan değerlendirme kaynaklı bir sorundu. Partinin kendisiyle ilgili değerlendirmesinde Fahri Erdinç’in rol oynadığını düşünüyordu Aziz Nesin. Kalkın Nâzım’a Gidelim kitabında bu olay da açıklığa kavuşturulmuştur.
Fahri Erdinç yıllar sonra Bulgar vatandaşı olup pasaport aldığında, özlemini her an duyduğu ülkesine neden gel(e)medi?
Fahri Erdinç, yurt dışına çıktıktan sonra yalnız vatandaşlıktan çıkarılmış değildi. Partide yaptığı siyasal çalışmalar vardı ve bunlar o zamanki yasalar önünde suçlu duruma düşürüyordu onu. Ayrıca emeklilik döneminde dahi örgüt adamı olma kimliğine ve parti disiplinine sıkı sıkıya bağlı kaldığı için bireysel davranmaktan yana değildi. Ülkeye dönecekse örgütüyle birlikte dönmek istiyordu. Parti bu dönüşü gerçekleştirdiğinde ise o artık yaşamıyordu.
Özlemini bireysel olarak yaşamayı ise her zaman sürdürdü. Bu özlemle, kolay düşünülemeyecek bir şey bile yaptı. Bulgar kulelerinden birine çıkıp Türkiye topraklarına bakmak üzere Edirne sınırına kadar gelmekten kendini alamadı.
Fahri Erdinç hiçbir zaman ülkesindeki olaylara seyirci kalmamış, yapıtlarında sıkça yer vermiş. Ozanı “Sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” olarak nitelemiştiniz bir şiirinizde. Ozanlarımızın çoğunun hemen yanı başlarındaki katliamlara, savaşlara sessiz kalmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Andığınız dize, “Ozanın Gözü” adlı şiirdedir. Faşistlerce karakola çağrılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Bulgar ozanı Geo Milev’le ilgili bu şiirde, ozanın Devrim Müzesi’nde sergilenen takma gözünden yola çıkılmıştır. Takma göz, 30 yıl sonra bir toplu mezarda bulunmuş ve ozanın öldürüldüğünü kanıtlamıştır. Bunu kendi katillerine karşı ozanın yıllar sonra yaptığı bir suçüstü olarak yorumluyor şiir.
Bu yorumu, sözünü ettiğiniz “sessiz kalma” için de yapabilir ve “sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” diye nitelenmeyi hak eden ozan yıllar sonra bir başka suçüstü daha yapıyor diyebiliriz.
Fahri Erdinç’in ölümünden sonra “Kalkın Nâzım’a Gidelim” adlı kitabı sizin çalışmalarınızla Varlık Yayınları arasında yayımlanmıştı, 1987 yılında...
Fahri Erdinç, yıllarca kitapları kendi ülkesinde basılmamış, buna karşın ülkesinin gerçeklerini yazmaktan, insanlarına seslenmekten geri durmamış bir yazardı. Yakından tanık olduğum son 10 yılında bu yazgıyı değiştirme yolunda gelişmeler olmuş, yazdıkları dergilerde yer bulabildiği gibi, kimi kitapları da yayınlanma olanağına kavuşmuştu. Ama bu yayın olanakları onu tüm birikimiyle okura götüremedi, hep bir engelle karşılaştı. Ülkesine olan özlemini olduğu gibi, bu olanağa bir gün kavuşabilme düşünü de ömrünün sonuna değin sürdürdü. Bu düş, ancak ölümünden 20 yıl sonra bugünlerde gerçekleşme yoluna girmiş bulunuyor.
Yordam Kitap, ölümünden sonra Varlık Yayınları arasında ilk basımı yapılan Kalkın Nâzım’a Gidelim adlı anı kitabıyla birlikte Acı Lokma romanını da yayınladı. Öbür romanları, öykü ve şiirleriyle arkası gelecek. Böylece bir düş gerçekleşmiş olacak. Belki kendisi bunu görmemiş olacak, ama böylesi düşler insanın yalnız kendisi için değil başkaları için de gördüğü düşlerdir. O anlamda, gerçekleşmesinin sevincini hepimiz paylaşabiliriz.
Fahri Erdinç’i 70. yaş gününe hazırlanırken kaybettik. Size yazdığı mektuplardan anlaşıldığına göre o günü sabırsızlıkla bekliyordu. Hazırlıklarına da başlamıştı. 1 Ocak 2007 Fahri Erdinç’in 90. yaş günü... Ona verilebilecek en iyi hediye de bütün yapıtlarının Türkiye’de yayımlanması olacaktır herhalde.... Fahri Erdinç’in kitaplarıyla ilk kez karşılaşacak okurlar için ne gibi önerileriniz olacak?
Kendi bakışımı şöyle özetleyebilirim: Sanatsal ve siyasal yönleriyle bir yazgı adamının kimliği var karşımızda. Onu tanımak, aynı zamanda, o kimliği oluşturan ve direniş diye niteleyebileceğimiz temel öğeyi tanımak anlamına geliyor. Kökleri 1940’lara giden, kendisine odak aldığı Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet’in sanat anlayışlarıyla yoğrulmuş bir toplumcu geleneğin halkası. Kendi yaşamındaki zorluklara yenik düşmeden üretimini sürdüren ödünsüz bir yazar ve ozan. Yapıtları, hem yazıldığı döneme göre, işlenişiyle, ele aldığı sorunlarla bir ileri aşamayı gündeme getiriyor, hem de kendinden sonrasına dil ve anlatım bakımından bir düzey hazırlıyor. Kitaplarını, 1980 sonrası koşullarının edebiyata getirdiği genel görünüm açısından bakıldığında, yaşamdan beslenen bir edebiyatın geçmişine ilişkin örnekler olarak okuyabileceğimiz gibi, onlarda yaşanan koşulların aşılması doğrultusunda önemli ipuçları da görebiliriz.
Sayın Kemal Özer, Fahri Erdinç’le ilgili tanıklıklarınızı bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim. Söyleşimizi 11 Mart 1979 ve 18 Aralık 1980 tarihli mektuplarınızdan iki alıntıyla bitirmek istiyorum:
“...Şu dünyada insanların dost olması, yani derdiyle dertlenmesi, sevinciyle sevinmesi kadar güzel bir şey yok Ne mutlu bize ki, seni tanıdık, bunca gönülden dost olduk. Yaşamında yer verdin bizlere, gizine ortak ettin, ne mutlu bizlere.”
“Ağabey, hiç istemediğim noktayı koymalıyım. Mektup bitiyor, ama bitmeyen, bitmeyecek o kadar çok şey var ki. En başta sevgimiz, umudumuz. Selâm olsun dedikleri bizden öncekilerin, bizim selâm olsun diyeceklerimiz. Şurada ne kaldı görüşmeye, varsın yürek kabarıklığı milim oynamasın yerinden, şu kadar satıra varsın bana mısın demesin. Şurada ne kaldı görüşmeye? Mayıs değilse Haziran, Eylül değilse Ekim! ‘Sen orada zerdalisiz bir dal gibi dur / ben burada dalsız bir zerdali gibi durayım’ diyor ya A. Kadir, varsın desin! Şurada ne kaldı?”*
*“Fahri Erdinç’ten Sanat ve Siyaset Üzerine Bulgaristan Mektupları” Düzenleyen: Kemal Özer
Nâzım Kitaplığı, 1. Baskı, Ekim 2006
Varlık Ocak 2007

