17/5/2009 · Kategori: Siir
KARANFİL TAK RESMİME
bugün cumartesi anne
bir karanfil tak resmime
aldırma soğuğuna toprağın
aynı yere gel yine
gelirken hayat getir
uzak dur tedirginliklerden
dağıt ellerinle bulutları
kuşlara kanat getir
ben öldüm öyle mi
şaşarım aklınıza
caddelerde yürüyün
dinleyin sokakları
benim rüzgarla gelen
benim türkü türkü söylenen
ağlamıyorum bak
sen de ağlama anne
yitirme umudunu
nasılolsa açacak bir gün
ak yürekli kardelen
Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 44)
31/10/2008 · Kategori: Elestiri
Ümit Zileli - Düz Çizgi
Kutlu Olsun!..
Cumhuriyetimizin 85. yılını kutluyoruz…
- AKP, yerel yönetimlere bir genelge yayımlayarak, kriz ortamını gerekçe göstererek resmi kutlamaların dışında ekstra eğlence, ekstra harcama yapılmamasını istedi. Türkçeye çevirecek olursak; Cumhuriyet Balosu, fener alayı gibi masrafa yol açan etkinliklerden uzak durmalarını öğütledi!..
- Ankara Belediyesi, başkenti afişlerle donatarak 29 Ekim günü Melih Gökçek’in Başbakan’la birlikte 13 adet kavşak açacağını duyurdu. Doğal olarak Cumhuriyet Bayramı da birlikte kutlanacaktı… Böylece 29 Ekim 2008, tarihe “Kavşak Bayramı” olarak kazındı…
- Ankara’da fener alayı düzenlenmesine ise izin verilmedi. Gerekçe neydi peki? Trafik düzeninin bozulması!..
- Eskişehir’de de fener alayına izin çıkmadı. Buradaki gerekçe değişikti. Güvenlik!.. Daha bir hafta önce Eskişehir-Galatasaray maçının en ufak taşkınlık olmadan oynanmasını sağlayan polis, Cumhuriyet Bayramı için düzenlenecek fener alayının güvenliğini sağlayamıyordu…
Kutlu olsun!..
***
Cumhuriyetimizin 85. yılını kutluyoruz…
- AKP iktidarı, Cumhuriyet Bayramı’na birkaç gün kala, kızlarda evlenme yaşını 14’e indirmek için harekete geçti…
- Hemen ardından, 14 yaşında bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunduğu için tutuklu yargılanan Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez tahliye edildi. Peki, Üzmez, daha yasa çıkmadan niçin salıverildi?. Çünkü İstanbul Adli Tıp Kurumu, tecavüze uğrayan kız çocuğunun, “beden ve ruh sağlığının bozulmadığı” yönünde jet rapor verdi de ondan!..
- Cumhuriyet Bayramı’nın hemen öncesinde, Tokat Cumhuriyet Meydanı’nda, polis gözetim ve korumasında yapılan açıklamada, “Şu bilinmelidir ki başörtü yasağına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı bizim için yok hükmündedir… Bugün kendi beşeri yargılarıyla İslami kimliğimizi yasaklayanlar, asıl mahkemenin Din Günü kurulacağını sakın unutmasınlar!” denildi…
Kutlu olsun!..
***
Cumhuriyetimizin 85. yılını kutluyoruz…
- Cumhuriyet Bayramımızı kutlamaya üç gün kala, Türkiye’yi parçalanmış gösteren bir harita daha ortaya çıktı. Bu defa ABD Kongresi Araştırmalar Merkezi tarafından hazırlanan raporda yer alan haritada Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’nun tamamı Kürdistan sınırları içinde gösterildi. Stratejik ortağımızın kongresinin göstere göstere yayımladığı haritayla ilgili olarak, BOP Eşbaşkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’ndan tık çıkmadı!..
- 17 Kasım’da Avrupa Parlamentosu’nda “Dersim Soykırımının 70’inci Yıldönümü” konulu konferans düzenleneceği duyuruldu. Katılımcılar şöyle: Taraf gazetesi yazarı Ayşe Hür, Adalet ve Demokrasi İçin Ermeni Federasyonu Başkanı Hilda Çobanyan, Dersim Yapılandırma Derneği Başkanı Haydar Işık, DTP Dersim (Tunceli) Miletvekili Şerafettin Halis, DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Dersim Belediye Başkanı Songül Erol Abdil, AB Türkiye Yurttaşlık Komisyonu’ndan Hans Branscheidt ve Bremen Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ronald Münch… Ne kadro ama!...
Mine G. Kırıkkanat, Vatan gazetesindeki köşesinde, bu “soykırım soytarılığını” enine boyuna anlattıktan sonra bakın ne diyor:
- Hüküm verilmiş, harita çizilmiş, ABD hazırlamış, AB onaylamış.. Kılıf biçilmiş, kefen dikilmiş. Sonuç belli: İçerden dışardan borazancılara, çığırtkanlara, tetikçilere bol bahşiş, sübvansiyon ya da komisyon da diyebilirsiniz, bölecekler Türkiye’yi, gömecekler Cumhuriyeti… Bugün Cumhuriyet Bayramı. Nesi kutlu olsun sizce?. Hepsi mi, yarısı mı, satanı mı, satılanı mı?. Gidene mi yanalım, yoksa kalana mı?..
KUTLU OLSUN!..
e-posta: umitzileli@gmail.com
31 Ekim 2008 - Cumhuriyet
30/10/2008 · Kategori: Elestiri
‘Mustafa’nın tartışılacak yönleri
30 Ekim Perşembe 2008
Can Dündar’ın merakla beklediğim “Mustafa” filmini, Ankara galasında izledim. Büyük zaman ve emek sarf edilerek hazırlandığı belli olan “Mustafa” değişik bir Atatürk portresi yansıtıyor. Can Dündar ve arkadaşları, Atatürk’ü insani yönleriyle anlatmak istemişler.
Can Dündar ve arkadaşlarının gün ışığına çıkardıkları yeni görüntü ve belgeler, özellikle Atatürk’ün günlükleri, takdir edilmesi gereken gazetecilik başarısı. Can Dündar’ı ve ekibinin bu başarısını kutlamak gerekiyor. Can’ın Milliyet’te başlayan dizisi bittiğinde, Atatürk’ü kendi kaleminden de tanımış olacağız.
Filmi izlediğimde, “Mustafa siyasi tartışmalar yaratacak bir film” diye düşündüm.
Kemal’i sevenler-sevmeyenler
Zaafları, zayıflıkları, hırsı, aşkları, sigarası, içkisi, dinden-imandan uzaklığı, Türkiye’den çekip gitmek isteğiyle perdeye yansıyan Mustafa’nın, Kemalistleri tatmin ve memnun edeceğini sanmıyorum. Buna karşılık, Kemal’den hazmetmeyenlerin ilgisini ve beğenisini daha fazla çekebilir.
Tahmin ediyorum ki “Mustafa” bir “Kemal” tartışması yaratacak...
Vahdettin’i sevenler
Vahdettin’i sevenler de filmden memnun kalabilirler.
“Mustafa”da siyasi konulara girildiğinde soru işaretleri oluşuyor. Vahdettin konusu da öyle...
Son Padişah Vahdettin’in vatan haini değil gerçek bir “vatansever” olduğunu savunanlar, onun, Atatürk’ü “vatanı kurtarmaya memur” ettiğini savunurlar. Nitekim, Atatürk’ün Samsun’a gitmeden sarayda Padişah’la yaptığı görüşme buna yorulur ve yeterli görülür.
“Mustafa” filminin verdiği mesaj da bu yönde.
Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’ya, “Paşa, devleti kurtarabilirsiniz” diyor filmde. Ama arkası gelmiyor.
En azından, “Peki Mustafa Kemal için çıkarılan idam fermanında imzası bulunan bu Vahdettin değil mi?” sorusu gelecektir.
Kürtlere verilen söz
“Mustafa” insani yönleriyle anlatıyor Atatürk’ü ama siyasi alandan yapılan seçkiler genellikle tartışmalı konular. Güncel tartışmalar olduğu için bu konular tercih edilmiş izlenimi veriyor.
Örneğin, Atatürk’ün son dönemlerde tartışılan ve PKK-DTP cephesinin sık sıkıya sarıldığı ünlü İzmit basın toplantısı konu ediliyor.
Filmde, Atatürk’ün İzmit’te bazı gazetecilere yazılmamak üzere, “Kürtlere anayasal özerklik verileceğini söyledi” deniliyor. Bu konunun da arkası gelmiyor.
İhtimal ki, filmin bu yönü de tartışmalara neden olacak.
Güneydoğu’ya özerklik verilmesini isteyen PKK-DTP cephesi, filmin bu kesitini beğenecek ve ihtimal ki kullanacaktır.
Din konusu
Din konusunda iki Mustafa görülüyor filmde...
Meclis’i cuma günü dualarla açan Mustafa. Hilafeti ve saltanatı kurtarmak için yola çıktığını söyleyen Mustafa.
Ama ileride dinden-imandan çok uzak bir Mustafa. Hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağın “rövanş”ını hilafeti kaldırarak alan bir Mustafa. O kadar ki, iktidarı gökten yere indiren, hilafeti baş belası olarak niteleyen, her türlü melanetin başı olarak dini gören bir Mustafa. Ateist bir yaklaşımla ders kitapları için notlar alan ilahi güç yerine, en büyük güç tabiatın kendisidir diyen bir Mustafa.
Ve arkasından her gün bir şişe rakı, üç paket sigara içen, akşam sofrasını beklemek dışında işi gücü olmayan, yalnız, etrafında kimse kalmamış, yakın çevresi tarafından kandırılan, idare edilen bir Mustafa.
Bu “Mustafa”yı da Anıtkabir’i ziyaret etmeyenler, “Biz dememiş miydik?” diyerek, sevecekler ve sevinecekler...
Öyle sanıyorum ki, herkes işine gelen Mustafa’yı çekip çıkaracak bu filmden...
‘Beni hatırlayınız’
30 Ekim Perşembe 2008
Can Dündar'ın "MUSTAFA" filmi için alkışlarımı bu köşede yansıtmıştım.
Atatürk'ün "Beni hatırlayınız" vasiyeti bağlamında "Keşke bunlar da olsaydı" diyebileceğim Atatürk anılarını sunayım...
Beyefendi ve adam 
Atatürk'ün çevresindekilere en çok yönelttiği hitap, "çocuk" sözcüğüdür.
"MUSTAFA"da da sık sık kullanılmış.
Ama... O günlerden sonra asıl bugünler için lazım olan "beyefendi" ve "adam" sözcüklerine de bir paragraf açalım...
Çankaya Köşkü sofrasında Atatürk, birkaçı hariç, konuklarına "çocuk" diye hitap ederdi.
Bir gece onlardan birine zaman zaman "beyefendi" demeye başlar.
Masadakiler, alışılmışın dışındaki bu "beyefendi" hitabının altında bir soğukluğun, bir had bildirmenin olduğunu hissetmektedir. Tedirginlik yaşanmaktadır.
Sonunda kendisine Atatürk'ün gene "beyefendi" demesi üzerine konuğu, dışlanmışlık hissederek alınır; "Paşam, bendenize lütfettiğiniz hitabınızı değiştirip neden uzaklaştıran 'beyefendi' diye buyuruyorsunuz?" diye sorar.
Atatürk'ün cevabı "lazer ışını" gibi yok edicidir:
"Size 'adam' diyemiyorum da ondan..."
........................
Bugünlerde "beyefendiler" o kadar çoğaldı ki, anıyı bir kez daha yazmak gerekli oldu.
ATATÜRK ve İSLAM 
Can Dündar'ın "MUSTAFA"sında Atatürk'ün laikliği altı çizilerek, vurgulanarak beyazperdeye yansıyor.
Fakat... Siyaset gereği, TBMM'nin, açılışını 22 Nisan'dan cuma gününe denk gelen 23 Nisan'a kaydırması, toplantının cuma namazı sonrası yapılacağının ilanı, açılışta dualar ve kurbanlar da belirtilmiş.
Bütün bunlar Atatürk'ün sonuç almayı hedefleyen pragmatik siyaseti gibi algılanabilir.
Meclis'i toplayıp bütün güçleri eline aldıktan sonra cami cemaatiyle arasındaki köprüleri attığı sanılabilir.
Oysa... Hiç de öyle değil.
İslam inancının tekkelerden, zaviyelerden, tarikatlardan, mahalle imamlarından koparılması, sağlam ve kültür düzeyi çağdaş bir kurum tarafından düzenlenmesi bu işlev için cumhuriyetin kuruluşu üzerinden 1 yıl bile geçmeden Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurması önemlidir. Dini kullananlara karşı dinin temizliğini ve saygınlığını korumayı amaçlamıştır.
Bilinçli ibadet
Anlayarak, bilinçli ibadet de Atatürk'ün İslama yaklaşımının özüdür.
Kuran-ı Kerim'in Türkçe mealini İslama ilk kazandıran Atatürk'tür.
Ancak... Tercüme, kuru bir bilimsel ifade tarzıdır.
Beyinleri aydınlatır ama yüreği ısıtmaz.
Oysa ibadet, yürekten olmalıdır.
İşte o nedenle "Türkçe ibadet" için Behçet Kemal Çağlar'a Kuran-ı Kerim'in Türkçe mealinin nazım diliyle yazılması görevini verdi.
Çağlar'ın çalışmalarıyla bal damlaları gibi lezzetli, yürekleri sımsıcak yapan sureler kazanıldı.
Bazılarını sunuyorum...
İHLAS Suresi:
Söyle ki gündüz gece
Tanrı tek Tanrı yüce
O doğmaz ve doğurmaz
Kimse O’na denk olamaz...
ALAK Suresi :
Candan seslen, Rabbin yanında hazır
Temiz tut gönlünü koy secdeye baş.
MAUN Suresi:
Yazık gösteriş için namaz kılana
Yoksula yardımdan uzak kalana
Öksüzü hor görüp azarlayana
Ödünç vermeyi de ayıp sayana
Onun nasibi yok imandan yana.
LEYL Suresi:
Bir kul ki yardım sever, bir kul ki hakkı tanır,
Yüreği bu sayede arınır, aydınlanır.
Karşılık beklemeden iyilik yapar her sabah.
İşte böyle kulundan razıdır elbet Allah.
FATİHA:
Hamd, evrenler sahibi yüce Allah içindir.
Allah ki acıyandır, koruyandır, sevendir;
Günü gelince ancak
O’dur hesap soracak.
Tek sana tapar, senden medet umanlarız biz...
Beyni aydınlatan, kalbi ısıtan, Allah'a daha da yakınlaştıran bu "Türkçe ibadet" çalışması, Atatürk'ün ölümü nedeniyle yarım kaldı ama bazı "beyefendiler" (yazının başlarına bakınız) tarafından onu İslama karşıymış gibi göstermek tezgâhlarını çökertiyor.
11/10/2008 · Kategori: Oyku
Bavul Evliliği
Nevra Bucak
Artık hazırdım.
Bavulumu yaptım. İçine bir mevsimlik giysi koydum. Birlikteliğimiz sürerse, ikinci bir bavul daha yapabilirdim. Bunlar şimdilik bana yeterdi.
Onunla tanıştıktan bir süre sonra, "Ben platonik aşktan anlamam, bana karşı gerçekten farklı bir ilgi duyuyorsan, gelir, benimle yaşarsın!" demişti.
"Bana bavul evliliği mi teklif ediyorsun?"
İrkilmişti. "O ne demek?"
"Sevgilinin evine, geçici, belirsiz bir süreliğine tek bavulla taşınmak demek. Yerleşmek değil."
O zaman gülmüştü. "Peki, öyle olsun."
Yanıtım ona cazip gelmişti; pek çok erkekde olduğu gibi o da özgürlüğüne düşkündü.
Evin önünde bekliyordu. Arabasının içinde.
Bavulumu kapadım.
Evime son kez baktım. Buraya yeniden ne zaman geri döneceğimi bilmiyordum. Belki, birkaç gün içinde bile geri gelebilirdim; şimdilik her şey belirsizdi.
Evden çıktım. Kapımı üç kez üst üste kilitledim.
Kuşkular, çelişkiler içindeydim...
Yoksa, onu mu buraya çağırmalıydım? Uzağa da gitmiyordum. Yaşadığı yer, üç beş durak ötedeydi. Sonra, onun çok varsıl bir kitaplığı vardı; istediğim her kitabı alıp okuyabilirdim.
Asansöre bindiğimde mutlu olduğumu duyumsadım... Gece belki dışarda yerdik, ya da evde bana spagetti yapardı. Çok lezzetli spagetti yapıyordu. Sonra, mavi gömlek ona çok yakışıyordu. Lacivert kazak da...
Âşık olmuştum, bu kesindi! Aslında kesin olan tek şey, buydu.
Arabasına yaklaştım.
Dışarı çıktı.
Bavulu eline verdim. Göz göze gelip, ikimiz de aynı anda güldük.
Bir süre sonra, bir mevsimlik bir bavul daha hazırladım, sonra da iki mevsimlik. Böylece, bir yıl geçti...
Yine de hâlâ emin değildim, belki bir gün elimde mevsimlik bavullarımla birlikte, yeniden geri dönebilirdim. Bunu kim bilebilirdi?
28/9/2008 · Kategori: Elestiri
Ataol Behramoğlu - Cumartesi Yazıları
İslamın ‘Abese’si...
Bizim gazetenin okurları arasında Rusların büyük şairi Puşkin’den bir şeyler okumamış, hiç değilse adını duymamış olan yoktur.
En tanınmış şiirlerinden biri de “Kuran’a Öykünmeler” dizisidir.
1824 tarihinde (demek ki şair 25 yaşındayken) yazılmış toplam sekiz şiirlik dizi, Kuran sure ve ayetlerinden, özellikle dilinden esinlenmiştir.
Bunun büyük bir başarıyla yapılmış olduğundan kuşku yok.
Dostoyevski “Puşkin Üzerinde Söylev”inde, büyük şairin başka halkların kültürlerini özümseyip yansıtmadaki başarısının altını haklı olarak çizer.
Onun bu özelliğini Rus halkının bir erdemi olarak görür. Bu anlamda da Puşkin’i, Rus halkının gerçek ve büyük şairi olarak selamlar.
Puşkin’den şiir çevirilerimi henüz okumamış olanlar, istiyorlarsa, “Kuran’a Öykünmeler” de içlerinde olmak üzere, “Seviyordum Sizi” adlı seçkide bu şiirleri bulabilirler.
Konu buradan açılmışken “Kuran’a Öykünmeler” başlığı altında toplanan şiirleri Türkçeleştirdiğimde karşılaştığım ilginç bir olgudan da söz etmeliyim:
Bu şiirlerden kimileri Türkçeye aktarıldığında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Çocuk ve Allah”taki şiir dilini anımsatıyordu...
O zaman Dağlarca’nın da, belki farkında da olmaksızın, bu şiirlerinde Kuran dilinden etkilenmiş olabileceğini düşündüm...
***
Çeviri sırasında üçüncü şiir beni özellikle zorlamıştı
Bu çeviriyi şu anda da tam anlamıyla başarılı bulamıyorum. Söz diziminde anlamakta güçlük çektiğim bir şey vardı.
Şiire kaynaklık eden sureyi araştırıp bulduğumda, sorun tam olarak değilse de büyük ölçüde çözülmüştü.
İlk iki dizede peygamberin eylemi anlatılırken birden Tanrı devreye giriyor ve peygamberine hitap ediyordu.
Böylece de, eylemi anlatılan kişi (peygamber), başkaca bir açıklama yapılmaksızın, kendisine Tanrı tarafından hitap edilen kişiye dönüşüyordu.
Anlamıştım. Fakat bunu -Puşkin’in anlatımına da sadık kalarak- Türkçeye çevirmek yine de kolay olmadı.
Söz konusu üçüncü şiirin beni zorlayan ilk dört dizesi şöyledir, ya da ben böyle anlayıp yorumladım:
Peygamber bozulup yüzünü ekşitti
Körün yaklaştığını işitince:
Koşup geliyor, sakın şaşırıp
Günah işlemeye cüret etme
Bu dörtlükle başlayan söz konusu şiire kaynaklık eden sure “Abese” adını taşıyor. 42 ayetten oluşan surenin adı, Arapçasındaki ilk sözcük olan “yüzünü ekşitti” ya da “buruşturdu”dan gelmekte imiş...
***
Açıklama ise şöyle: İslam peygamberi Medine’nin ileri gelenleriyle birlikteyken Abdullah b. Ümmi Mektum adındaki körün koşarak içeri girdiğini işitince yüzünü buruşturup öteye çeviriyor. Bunun üzerine Tanrı’nın büyük azarıyla karşılaşıyor. “Şaşırıp da günah işlemeye cüret etme” sözleriyle başlayan bu azarlama, surenin (ve Puşkin şiirinin) devamında da sürüyor... Tanrı’nın Muhammed’e kutsal kitabın ona (şu anda konuşmakta olduğu) “kibir sahipleri” için değil, gerçekten gereksinimi olanlar için gönderildiğini anımsatıyor.. Ve Kuran’ın öğütlerinden yararlanacak olan kişilerden birinin de belki, gözleri görmeyen bu adam olduğunu söylüyor..
“Abese” suresinden esinlenerek yazılmış üçüncü şiir “Kuran’a Öykünmeler”in en güçlü şiirlerindendir.
Gücü, betimlenen tablonun gerçekliğinden ve peygamberin Tanrı (bana göre kendi iç sesi, vicdanı) tarafından azarlanışının şiddetinden geliyor...
Ve kuşkusuz Puşkin’in ustalığından...
***
“Abese” sözcüğü ilginç bir rastlantıyla “Abece”yi çağrıştırıyor...
İsterseniz “Alfabe” diye de okuyabilirsiniz...
İslamın kutsal kitabının bu suresi, gerçekten de, bu dinin “Abece”si sayılabilecek değerde...
Kibirli olmamak ve sıradan insana, halk insanına saygı...
Günümüzde Kuran’ın söylemlerini dillerinden düşürmez görünenlerin, aslında onun en temel bir öğüdünden ne kadar uzak oldukları gün gibi ortada değil mi?
İslam peygamberi günümüzde yaşayıp da üstelik İslamın arkasına gizlenerek ya da onu bir tehdit silahı gibi kullanarak çalıp çırpan, insanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen, ağızlarından her an kabalık, çirkinlik ve tehdit sözleri saçılan, halk insanlarına hakaret ve sövgüler yağdıran bugünkü güruhu görse, onları herhalde ümmetinden bile saymazdı.
ataolb@cumhuriyet.com.tr - Faks: (0212) 343 72 64
28 Eylül 2008 - Cumhuriyet
1/6/2008 · Kategori: Arastirma
Asıl sorun: İki başlı eğitim
İki ayrı kuşak yetiştiren iki sistemin yan yana yaşaması, eğitimdeki ana sorun. Bu ikilik, ülkeyi iki yazılı, iki hukuklu, iki nikâhlı, iki kılıklı bir topluma çevirme tehlikesini taşıyor
13/05/2004 (1231 kişi okudu)
İLHAN BAŞGÖZ (Arşivi)
Meclis'teki YÖK kanunu tasarısı üzerindeki tartışmalar, imam-hatip liselerinde okuyan öğrencilere üniversite yolunun açılıp açılmaması üzerinde yoğunlaştı. Bence en önemli sorun tek bir kültür içinde, iki ayrı kuşak yetiştiren, iki ayrı eğitim sisteminin yan yana yaşamasıdır.
Dilleri bile uzaklaşıyor
Liselerle, imam-hatip liseleri birbirini iyi tanımayan, birbirine ters bakan, birbirini hor gören, aralarında gerginlikler, hatta düşmanlıklar bulunan iki ayrı kuşak yetiştiriyor. Bunlardan biri, bazı çevrelerce yobaz görüldüklerinden şikâyetçi.
Öteki, dinsiz sayıldıklarından, imam-hatip liselerinin büyük olanakları karşısında üvey evlat muamelesi gördüklerinden yakınıyor. Bunların tarihimize ve kültürümüze bakışları, onları yorumlamaları, kılık kıyafetleri ve dillleri bile birbirinden gittikçe uzaklaşıyor.
Söz konusu ikilik, Türkiye Cumhuriyetini, iki yazılı, iki tip bankalı, iki hukuklu, iki tip nikâhlı, iki tip ekonomili, iki kılıklı, iki takvimli bir topluma çevirme tehlikesini içinde taşımaktadır. Bunun işaretlerini şimdiden görüyoruz. Üstelik her hükümet, kendi ideolojisine göre bunlardan birine destek veriyor, ötekinin yolunu kapatıyor. Çocuklarımıza yazık oluyor. Bu ikilikten memleketimiz çok çekmiştir.
Demokrat bir idarede elbet herkesin aynı kalıp içinde düşünmesi beklenemez; sözünü ettigimiz ikilik, kurumlaşan iki karşıt düşünce sistemidir.
Askeri ihtiyaçlardan eğitime
Bu iki başlı eğitim Osmanlı'da 18'inci yüzyılın sonlarında asker okulları ile başladı. Batı'nın yeni silahlar ve yeni bir savaş tekniği ile donattığı orduları, Osmanlı'yı savaş meydanlarında sürekli yeniyordu. Osmanlı İmparatorluğu ordusu da keçeye pala sallamaktan kurtulup, yeni silahlar kullanmalı, yeni savaş bilimlerini öğrenmeliydi. Bu okullar yeni bir ordu yetiştirmek nedeniyle açıldı. 1769-74 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı donanması yakıldı, İstanbul savunmasız kaldı.
Bu yüzden 1776'da Mühendishane-yi Bahri-yi Hümayun (Deniz Mühendislik Okulu) kuruldu. Bunu, 1794'te kurulan Mühendishane-yi Berri-yi Humayun (Kara Mühendislik Okulu) ve 1834'te kurulan Mekteb-i Ulum-ı Harbiye, (Savaş Bilimleri Okulu), yani Harbiye takip etti. Mızıka-i Humayun'un kurulması bile askerin yürümesini kolayaştırmak nedenine bağlanmıştı.
Hendese, topografya, gramer
Asker okullarının programlarında hendese, cebir, haritacılık, topografya gibi, Osmanlı İmparatorluğu eğitim sisteminde bulunmayan dersler yer aldı. Bu okullarda okutulan ders kitaplarının çoğu, Batı dillerinden çevirilerdi. Sıbyan okullarında ve medreselerde ciddi bir Türkçe öğretimi yer almadığı için, bu okullar bir Türkçe sorunu ile karşılaştı. Eski okullardan gelen öğrenciler Türkçe okuyup yazmayı doğru dürüst bilmiyordu. Türkçenin ilk gramer kitapları bu okulların öğretmenleri tarafından yazıldı.
Gâvur icadı karatahta
Memleketteki tek basımevi olan İbrahim Müteferrika basımevi, sadece din kitapları bastığından, bu asker okulları ders kitaplarını basmak için kendi basımevlerini kurmak zorunda kaldılar. Asker okullarında dürbün, harita, karatahta üstüne yazı yazmak, resim yapmak gibi gâvur alet ve yöntemleri kullanıldı.
Burada şunu hatırlamakta fayda vardır: Mustafa Kemal'in ilk eğitimini aldığı Selanikteki Şemsi Efendi Okulu, karatahta kullandığı, öğrenciler tahta sıralarda oturduğu için gericilerce basılmış, karatahtalar kırılmış, sıralar parçalanmış ve Şemsi Efendi kaçarak canını zor kurtarmıştı. Bu asker okullarının yeni eğitim sistemine, 1827 yılında Tıbhane-i Amire (Tıp Okulu) katıldı. Kısa bir zaman sonra bu tıp okulunda dersler Fransızca verilmeye ve öğrenciler insan kadavraları üzerinde inceleme yapmaya başladı.
Gerginlik büyürken
Bu okullardaki yenilikler tutucu çevrelerce kabul edilir cinsten değildi.
Yeni okullar hareketine, 1839'dan itibaren orta dereceli eğitim veren Rüştiyeler, 1860 yılından sonra da kız ortaokulları, kız ve erkek öğretmen okulları, darülfünun, usul-i cedid üzere (yeni usul) eğitim veren bazı ilkokullar ve başka okullar da katıldı. Medreseler ve Sıbyan okulları
yenilik hareketinden uzak kaldılar. Sıbyan okulları sadece din dersleri, medreseler de 'akli ve nakli' İslam bilimlerini okutmakta devam ettikleri için eğitimin iki başı arasındaki gerginlik büyüdü. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi, yeni açılan bu sivil okulları, medreseleri ve Sıbyan okullarını kontrol eden Şeriat makamlarına bırakmak istemedi. Bunun için de yeni okullar, 1856 yılında Maarif Nezareti'nin kurulmasına varan çeşitli geçici encümenlerle idare edildi.
1908 ve 31 Mart Olayı
Böylece Osmanlı'da İkinci Meşrutiyet'e kadar iki ayrı eğitim idaresi ve onlara bağlı iki ayrı eğitim sistemi sürüp geldi.
1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilince, imparatorlukta iki başlı bir eğitim sistemi iyice yerleşmişti. Medreseli-yeni okullu, alaylı-mektepli, zındık ve Müslüman terslikleriyle anılan iki değişik kuşak imparatorlukta gerginliklere, çatışmalara ve darbelere sebep oldu. 31 Mart Olayı'nda okullu ve alaylı subayların kanlı vuruşmaları bunlardan sadece biridir.
Daha Tanzimat döneminde böylesi parçalı bir eğitim sisteminin yanlışlığı görülmedi değil. Ortadaki tehlikeli ikiliği önlemek için, 1847 de 'Bütün maarif ve irfan alanını bir bütün içinde birleştirecek' Encümen-i Daniş kuruldu.
Encümene hem medreseden, hem medrese dışından değerli insanlardan başka, meşhur Osmanlı tarihçisi Joseph von Hammer ve lugatlerini bugün bile kullandığımız James Redhouse gibi yabancılar da üye kaydedildi. Ama, bu encümen birkaç değerli kitabın yayımlanmasından başka başarı gösteremedi.
Evkafın gücü ve Ziya Gökalp
İkinci Meşrutiyet dönemi 1916 ya kadar bu iki başlılığa bir çare bulamadı.
Bu iki başlılığın eski kanadı, yani Şeriat'ın ve Evkaf Bakanlığı'nın kontrol ettiği kanat güçlendi bile. Şeyhülislam hükümete üye olarak katıldı ve adalet bakanlığını da kontrol etmeye başladı. Medrese ve sıbyan okulları Evkaf'ın desteği ile yeniliklere direndi. Bu ikiliği büyük ölçüde Ziya Gökalp'ın görüşleri ortadan kaldırdı. Gökalp bu konuda diyor ki:
"Memleketimizde iki bakanlık var ki, birbiri ile iş birliği yapmadan eğitimle uğraşıyorlar. Evkaf ve Eğitim Bakanlıkları. Oysa idarede ve eğitimde birlik ilkesi Evkaf Bakanlığı'nın kendine has okulları olmasına engeldir. Evkaf idaresindeki okulları denetlemeye imkân yoktur. Çünkü devlet örgütü Eğitim Bakanlığı'na bu selahiyeti vermemiştir." (İlhan Başgöz, 80)
1916 reformları
İttihat ve Terakki hükümeti, Ziya Gökalp tarafından hazırlanan bir layihayı temel alarak 1916 yılında bu doğrultuda bir seri reform gerçekleştirdi. Şeyhülislam kabineden çıkarıldı. Şeriat Mahkemeleri Şeyhülislamlık'tan alınarak Adalet Bakanlığı'na bağlandı, Evkaf İdaresi ve bütün medreseler Meşihat'tan alınarak Maarif Bakanlığı'nın idaresinde birleştirildi... (Berkes, Niyazi. Türkiye'de Çağdaşlaşma. Haz. Ahmet Kuyaş, Yapı Kredi Yayınları. 3. baskı. 2002, 459)
Bu reform kanunları daha sonra Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen Tevhid-i Tedrisat (egitimin tek bakanlık idaresinde birleştirilmesi) ve medreselerin kaldırılması gibi köklü reformları büyük ölçüde kolaylaştırdı.
1924 yılında eğitim kurumları Maarif Vekâleti idaresinde birleştirilip medreseler kapatılınca, çok defa sanıldığı gibi, din eğitimi verecek okullar ortadan kalkmadı. Yüksek diyanet uzmanları yetiştirmek üzere İstanbul Üniversitesi'nde bir İlahiyat Fakültesi açıldı.
İlk imam-hatipler
Açıldığı yıl 224 öğrencisi olan bu fakültenin 1934 yılında 20 öğrencisi kalmıştı. Aynı kanunla memleketin çeşitli bölgelerinde, imam ve hatip yetiştirmek üzere 26 imam-hatip okulu kuruldu. Ama, Cumhuriyet'in laiklik politikası bu din okullarının gelişmesine meydan bırakmadı.
1934 üniversite reformu ile İlahiyat Fakültesi, İslam Enstitüsü'ne dönüştü. Laiklik ilkesinin Anayasa'ya girmesi üzerine imam-hatip okullarına devlet desteği kesildi. Bu okullar 1930-31 ders yılında kapandı. Milli Eğitim Bakanlığı, Anayasa'ya giren laiklik ilkesine ters düştüğü gerekçesi ile okullardan din derslerini de kaldırdı.
Din dersleri
Şurası dikkate değer ki, köy ilkokullarında 1938 yılında bile haftada bir saat din dersi okutuluyordu. Söz konusu derslerde, Tanrı'nın birliği, tarihi gerçeklere dayanılarak Peygamber'in hayatı öğretiliyordu. Müslümanlık, kimsenin dinine ve inancına karışmamak, çok çalışmak, hayırlı insan olmak, insanlarla iyi geçinmek, sahtekârlık yapmamak, kadercilikten ve bağnazlıktan uzak kalmak gibi çağdaş ahlak ilkeleri olarak anlaşılıyordu. (Başgöz, İlhan. Türkiye'nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, Kültür Bakanlığı Yayınları. İkinci baskı 2001, 83) Böylece Türkiye Cumhuriyeti, tarihimizde büyük gerginliklere ve çatışmalara neden olan
iki başlı eğitime son vermişti.
1945'ten sonrası
1945'ten, yani çok partili döneme girildikten sonra, evvela Cmuhruyiet Halk Partisi'nin girişimi, sonra 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin politikası ile, iki başlı eğitim yeniden Türkiye'nin gündemine girdi. Ancak biz bu yakın tarihin hikâyesine dokunmayacağız.
Önemli olan iki başlı eğitimin bugün kurumlaşmış olmasıdır. Demokratlaşmanın birçok alanda önünü açan Ak Parti hükümeti, bu tehlikeli iki başlılığı ortadan kaldırmalıdır. Bunun nasıl sağlanacağına ilişkin görüşler hükümet kanadında da var görünüyor.
Bu kadar fazla imama ve hatibe, hele kadın imam ve hatiplere ihtiyaç bulunmadığına göre de, söz konusu okullar, öteki liselerle birleştirilip, liselere ilahiyat okumak isteyeler için özel programlar konabilir. Yahut, son sınıflarda fen-edebiyat olarak ikiye ayrılan şubelere bir de ilahiyat şubesi eklenir. İlahiyat fakültesine gitmek isteyen ögrenciler de bu şubelere gider.
Böylece birbirinden uzak duran iki kuşak aynı okulun çatısı altında, birbirlerini tanıyarak, birbirlerinden etkilenerek eğitimlerine devam ederler. Böyle olunca imam-hatip okullarının büyük kaynakları, üvey evlat düzeyinde kalan öbür liselere de ciddi katkılarda bulunur. Şunu hep aklımızda tutalım: Asker okulları geçmişte bu eğitim sisteminin bir tarafı idi, bugün de bir tarafıdır ve görünen odur ki, yarın da böyle kalacaktır.
Prof. Dr. İlhan Başgöz: Indiana Üniversitesi Profesör Emeritüs ile Van 100. Yıl Üniversitesi öğretim üyesi
5/10/2007 · Kategori: Soylesi
90. DOĞUM GÜNÜNDE FAHRİ ERDİNÇ ÜZERİNE
KEMAL ÖZER’LE SÖYLEŞİ
Kadir İncesu
“Ne olursa olsun, Kemal, sen de içinde, dostlarım varken yalnız değilim bu dünyada. Gücüm azalmıyor, artıyor!” (S. 240) /“Yazıverin eliniz değdikçe, mektupsuz bırakmayın bu ağabeyi. Havam, suyum, güneşim, ekmeğim dost mektupları. Hele sizinki!” (S. 380)
İşte böyle demiş “İki Gözüm” diye seslendiği Kemal Özer’e yazdığı mektuplarda Fahri Erdinç...
Türkiye’den ayrıldığı 1949 yılından başlayarak öldüğü tarihe kadar hep Türkiye özlemiyle yaşamış. Radyodan duyduğu spikerin sesi, Türkiye’den gelen gazeteler, yolu Bulgaristan’a düşen dost edebiyatçılar, Fahri Erdinç’in içini bir kor gibi yakan özlemi dindirmeye yetmemiş, hafifletmiş sadece. O da yakın dostu Nâzım Hikmet gibi mırıldanmıştır belki de “Yine Memleketim Üstüne Söylenmiştir”i: “Memleketim, memleketim, memleketim, / ne kasketim kaldı senin ora işi / ne yollarını taşımış ayakkabım, / son mintanım da sırtımda paralandı çoktan, / Şile bezindendi. // Sen şimdi yalnız saçımın akında, / enfarktında yüreğimin, / alnımın çizgilerindesin memleketim, / memleketim, / memleketim...”
Fahri Erdinç’in “...mektuplaşma bâbında, bir dağ çayı gibi akıp gelerek, göllenmeye, o yitirdiğimiz romantizmi bulmaya başladığım güzelin güzeli dostluk yüreğimsin.” diye seslendiği Kemal Özer, Fahri Erdinç ile 1976-1986 yıllarını kapsayan mektuplaşmalarını “Fahri Erdinç’ten Sanat ve Siyaset Üzerine Bulgaristan Mektupları” adıyla kitaplaştırdı. Kemal Özer ile, gençlerin tanımadığı, orta yaş grubundakilerin hayal meyal hatırladığı, 1950 ve 1960 kuşağının ise çok çok iyi tanıdığı, “Her biriyle yeniden doğuyorum.” dediği kitaplarının yeni baskıları -uzun yıllardan sonra- Yordam Kitap tarafından yapılmaya başlanan Fahri Erdinç üzerine söyleştik...
Fahri Erdinç, Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman yaşadıkları hangi olaylar nedeniyle ülkelerini terkedip, Bulgaristan’a yerleştiler?
Bireysel olaylardan çok, yaşadıkları dönemin koşullarıyla açıklanabilir bu. Ziya Yamaç’la tanıştım, ama Tuğrul Deliorman’la tanışmış değilim. Onların kişisel serüvenlerini ayrıntılarıyla bilmiyorum. Fahri Erdinç’le genel koşullar dışında ne kadar ortaklık taşıyordu bu serüvenler, kestiremiyorum. İkinci Dünya Savaşı’nın ağırlaştırdığı baskılarla yüz yüze kaldıkları, bunun özellikle psikolojik ağırlığını kaldıramadıkları kesin. Fahri Erdinç için, bu baskıya ek olarak, aile yaşamının yarattığı olumsuz koşullar da, konservatuardan öğrencisi olduğu, usta belleyip bağlandığı Sabahattin Ali’nin yazgısıyla girdiği bunalım da anılabilir.
Fahri Erdinç’le nasıl tanıştınız?
İlk tanışmam öykülerini okumakla oldu. 1950’lerin ortalarında, okuma ve yazma serüveni içinde ben ve aynı kuşaktan Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Onat Kutlar, Demirtaş Ceyhun gibi arkadaşlar Fahri Erdinç’in öykülerini keşfettik. Yurt dışına çıkalı epey olmuştu, yeni yazdıkları kendi ülkesine ulaşmıyordu; ama özellikle sahaflarda bulunan Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nin eski bir sayısı bizi onun öyküleriyle buluşturmuştu. O günlerde hepimiz etkilenmiştik bu öykülerden. Başkalarından onu farklı kılan bir anlatımı ve yaklaşımı vardı. Yıllar sonra Bulgaristan’a yaptığım ilk gezide kendisiyle tanışınca, bu farklı yaklaşımın ne olduğunu anladım. Yapmak istediği sanatın amacını belirtirken, “okuyanın yüreğini bir cam parçası gibi çizmeli” diye özetlemişti. Yıllar önce bizi etkileyenin de bu olduğu ortaya çıkmıştı o zaman. Açıklanamayan, adı konmayan bir şey, sanki bir büyü kalıyordu okuyunca. Başka öykücülerden farklı kılan, bizi her okuyuşta içine alacak kadar kuşatıcı olan bu yaklaşımdı. Bizi olduğu gibi, bizden sonraki kuşağı da bu yaklaşımın etkilediğine, sözgelimi bir gencin ondan bir öykü okuduktan sonra “Bu kadar olur!” diye elindeki kitabı kaldırıp duvara çarptığına tanık olacaktım.
İkinci tanışmam, ancak 1976 yılında Bulgaristan’a gittiğim zaman gerçekleşti. O zamana değin kimi gelişmeler de olmuş, 1969’da (yurt dışına çıkışından tam 20 yıl sonra) Türkiye’de Diriler Mezarlığı kitabı yayınlanmış, dergiler de ona yer vermeye, ilgi göstermeye başlamıştı. Sözgelimi Türkiye Defteri dergisi onun için bir özel sayı yayınlamıştı. Biz de 1950’lerden gelen arkadaşlarla 1972-74 arasında yayınladığımız Yeni a Dergisi’nde sayfalarımızı ona açmıştık. Tanıştığım zaman, bütün bu okurluk ve tanıklık birikiminin yanı sıra kişiliğine ve serüvenine duyduğum saygılı bir merak içindeydim.
Fahri Erdinç’le kesişen bir yönünüz daha var, yazarlığınızdan başka... Fahri Erdinç Türkiye’den Bulgaristan’a giderken, sizin anneanneniz de Bulgaristan’dan gelmiş... Sizi yakınlaştıran nedenlerden birisi de ‘göçmenlik’ olgusu muydu?
Yakınlaştırma nedeni oldu mu, bilemiyorum. Belki cumhuriyetten çok önce, Balkan savaşının ardından gerçekleşmiş olduğu için, göçmenlik olgusu ailemde beni de etkileyecek boyutta sürüyor değildi. Anneannemin anlattığı masallardan aklımda kalan kimi sözcüklerin Bulgarca olduğunu ancak ilk gezide öğrenecek, annem kendi belleğinde yer etmiş kimi ayrıntıların izini sürmemi isteyecek, zamanla ilk gezimin oraya olmasında yaşamımı etkileyen bir rastlantı bulunduğunu düşünecektim; ama Erdinç’in göçmenlik serüveni bana hep başka boyutlar içinde görünecekti.
Mektuplardan birinde altını çizdiğim gibi, onu tanımam, iki yönlü direnciyle tanışmamdan dolayı kendisine yakınlık duymamı sağladı. Bunlardan biri, diliyle kendi arasındaki bağlantıya verdiği önem; ikincisi, ülkesinin gerçeklerini yazmaktan, ülkesinin insanlarına yazmaktan bir an bile geri durmaması, yıllarca yazdıkları ülkesinde yayınlanamadığı halde bu direnci sürdürebilmesi. Bunlar beni yakınlıktan da öte, az rastlanan bir şeye duyulan hayranlık olarak etkiledi ve onunla tanışan birçok arkadaş gibi, ülkesindeki okura ulaşmasını sağlayacak ulaklığı üstlenmem için yükümledi.
Mektuplaşmanızda en çok sözü edilen isimlerden birisi de Nâzım Hikmet... “Bazı gerçeklerin bilinmesi” adı altında Nâzım üzerine oynanan oyunlar ve “Nâzımcılık yapayım derken, Nâzım sempatisini zedelemek...” üzerinde özellikle duruyordu Fahri Erdinç...
Evet. Tanışmamızın ve mektuplaşmamızın başlangıç yıllarında Nâzım Hikmet, Türkiye’de yıllar sonra hem siyasal hem sanatsal gündemi yoğunlukla etkileyen bir konuma gelmiş bulunuyordu. İki alanda da onun yolundan gitmeyi benimsemiş olan Fahri Erdinç o dönemde gelişmelerden çok hoşnuttu, çok şey bekliyordu. Buna karşılık, militan ve insan olarak Nâzım’ın gerçek kimliğiyle tanıtılmadığından yakındığı da oluyordu. Zekeriya Sertel ve Aziz Nesin’in kitapları, duyarlı olduğu bu konuda onu rahatsız etmişti. “Bazı gerçeklerin bilinmesi” gerekçesiyle yazılanlar, Erdinç’e göre, Nâzım üzerinden sosyalizm dâvasına saldırılar içeriyor, buna karşı durmak gerekiyordu.
Fahri Erdinç bir mektubunda “...çalışırken, ‘Fahri ne der’i kılavuz edinebilirsen, böyle bir soylu endişeye, saygıya yer verebilirsen içinde, iyi olur, zarar değil, yarar görürsün bundan.” demiş. Fahri Erdinç’i önce öyküleriyle tanıdınız. Sonra da yakın dost oldunuz. Hangi özellikleri sizi etkiledi?
Başta hem sanatsal hem siyasal direniş içindeki yazgı adamı kimliğini tanımak etkiledi. Gelişim süreci içinde, bir geleneğin sürdürücüsü olma, o geleneğe bir halka olarak eklenme bilincine tanıklık etmek de. Andığınız cümle, bu bilincin altını çizdiği için önemli. Kendisi öyküde Sabahattin Ali’nin, şiirde Nâzım Hikmet’in geleneksel çizgisi içinde, her çalışmasında onların ne diyeceğini düşünerek yazmayı benimsemişti. Türkiye’den gelip de yeni tanışmış olduğu kuşak için bu geleneğin sürdürülmesini yararlı buluyor, onlara sık sık bunu öğütlüyordu. Sanat anlayışının birçok yanıyla olduğu gibi, bu yanıyla da onu etkileyici bulduğumu söyleyebilirim.
Fahri Erdinç 1 Mart 1979’da TYS Genel Kurulunda oybirliğiyle Onur Üyesi seçildi. Ancak bu duruma en büyük muhalefeti ise Aziz Nesin yaptı, Nâzım Hikmet ile Fahri Erdinç arasındaki bir olayı öne sürerek...
İleri sürülen olay, Nâzım Hikmet ile Fahri Erdinç arasında yıllardır sözü edilen, ama içyüzü tam bilinmeyen tartışmaydı. Bu tartışmayı ayrıntılarıyla Fahri Erdinç’in kaleminden Kalkın Nâzım’a Gidelim kitabında öğreniyoruz. Aziz Nesin’in muhalefetinin ardında başka bir olay daha vardı; o da TKP ile Nesin’in ilişkilerinde ortaya çıkan değerlendirme kaynaklı bir sorundu. Partinin kendisiyle ilgili değerlendirmesinde Fahri Erdinç’in rol oynadığını düşünüyordu Aziz Nesin. Kalkın Nâzım’a Gidelim kitabında bu olay da açıklığa kavuşturulmuştur.
Fahri Erdinç yıllar sonra Bulgar vatandaşı olup pasaport aldığında, özlemini her an duyduğu ülkesine neden gel(e)medi?
Fahri Erdinç, yurt dışına çıktıktan sonra yalnız vatandaşlıktan çıkarılmış değildi. Partide yaptığı siyasal çalışmalar vardı ve bunlar o zamanki yasalar önünde suçlu duruma düşürüyordu onu. Ayrıca emeklilik döneminde dahi örgüt adamı olma kimliğine ve parti disiplinine sıkı sıkıya bağlı kaldığı için bireysel davranmaktan yana değildi. Ülkeye dönecekse örgütüyle birlikte dönmek istiyordu. Parti bu dönüşü gerçekleştirdiğinde ise o artık yaşamıyordu.
Özlemini bireysel olarak yaşamayı ise her zaman sürdürdü. Bu özlemle, kolay düşünülemeyecek bir şey bile yaptı. Bulgar kulelerinden birine çıkıp Türkiye topraklarına bakmak üzere Edirne sınırına kadar gelmekten kendini alamadı.
Fahri Erdinç hiçbir zaman ülkesindeki olaylara seyirci kalmamış, yapıtlarında sıkça yer vermiş. Ozanı “Sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” olarak nitelemiştiniz bir şiirinizde. Ozanlarımızın çoğunun hemen yanı başlarındaki katliamlara, savaşlara sessiz kalmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Andığınız dize, “Ozanın Gözü” adlı şiirdedir. Faşistlerce karakola çağrılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Bulgar ozanı Geo Milev’le ilgili bu şiirde, ozanın Devrim Müzesi’nde sergilenen takma gözünden yola çıkılmıştır. Takma göz, 30 yıl sonra bir toplu mezarda bulunmuş ve ozanın öldürüldüğünü kanıtlamıştır. Bunu kendi katillerine karşı ozanın yıllar sonra yaptığı bir suçüstü olarak yorumluyor şiir.
Bu yorumu, sözünü ettiğiniz “sessiz kalma” için de yapabilir ve “sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” diye nitelenmeyi hak eden ozan yıllar sonra bir başka suçüstü daha yapıyor diyebiliriz.
Fahri Erdinç’in ölümünden sonra “Kalkın Nâzım’a Gidelim” adlı kitabı sizin çalışmalarınızla Varlık Yayınları arasında yayımlanmıştı, 1987 yılında...
Fahri Erdinç, yıllarca kitapları kendi ülkesinde basılmamış, buna karşın ülkesinin gerçeklerini yazmaktan, insanlarına seslenmekten geri durmamış bir yazardı. Yakından tanık olduğum son 10 yılında bu yazgıyı değiştirme yolunda gelişmeler olmuş, yazdıkları dergilerde yer bulabildiği gibi, kimi kitapları da yayınlanma olanağına kavuşmuştu. Ama bu yayın olanakları onu tüm birikimiyle okura götüremedi, hep bir engelle karşılaştı. Ülkesine olan özlemini olduğu gibi, bu olanağa bir gün kavuşabilme düşünü de ömrünün sonuna değin sürdürdü. Bu düş, ancak ölümünden 20 yıl sonra bugünlerde gerçekleşme yoluna girmiş bulunuyor.
Yordam Kitap, ölümünden sonra Varlık Yayınları arasında ilk basımı yapılan Kalkın Nâzım’a Gidelim adlı anı kitabıyla birlikte Acı Lokma romanını da yayınladı. Öbür romanları, öykü ve şiirleriyle arkası gelecek. Böylece bir düş gerçekleşmiş olacak. Belki kendisi bunu görmemiş olacak, ama böylesi düşler insanın yalnız kendisi için değil başkaları için de gördüğü düşlerdir. O anlamda, gerçekleşmesinin sevincini hepimiz paylaşabiliriz.
Fahri Erdinç’i 70. yaş gününe hazırlanırken kaybettik. Size yazdığı mektuplardan anlaşıldığına göre o günü sabırsızlıkla bekliyordu. Hazırlıklarına da başlamıştı. 1 Ocak 2007 Fahri Erdinç’in 90. yaş günü... Ona verilebilecek en iyi hediye de bütün yapıtlarının Türkiye’de yayımlanması olacaktır herhalde.... Fahri Erdinç’in kitaplarıyla ilk kez karşılaşacak okurlar için ne gibi önerileriniz olacak?
Kendi bakışımı şöyle özetleyebilirim: Sanatsal ve siyasal yönleriyle bir yazgı adamının kimliği var karşımızda. Onu tanımak, aynı zamanda, o kimliği oluşturan ve direniş diye niteleyebileceğimiz temel öğeyi tanımak anlamına geliyor. Kökleri 1940’lara giden, kendisine odak aldığı Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet’in sanat anlayışlarıyla yoğrulmuş bir toplumcu geleneğin halkası. Kendi yaşamındaki zorluklara yenik düşmeden üretimini sürdüren ödünsüz bir yazar ve ozan. Yapıtları, hem yazıldığı döneme göre, işlenişiyle, ele aldığı sorunlarla bir ileri aşamayı gündeme getiriyor, hem de kendinden sonrasına dil ve anlatım bakımından bir düzey hazırlıyor. Kitaplarını, 1980 sonrası koşullarının edebiyata getirdiği genel görünüm açısından bakıldığında, yaşamdan beslenen bir edebiyatın geçmişine ilişkin örnekler olarak okuyabileceğimiz gibi, onlarda yaşanan koşulların aşılması doğrultusunda önemli ipuçları da görebiliriz.
Sayın Kemal Özer, Fahri Erdinç’le ilgili tanıklıklarınızı bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim. Söyleşimizi 11 Mart 1979 ve 18 Aralık 1980 tarihli mektuplarınızdan iki alıntıyla bitirmek istiyorum:
“...Şu dünyada insanların dost olması, yani derdiyle dertlenmesi, sevinciyle sevinmesi kadar güzel bir şey yok Ne mutlu bize ki, seni tanıdık, bunca gönülden dost olduk. Yaşamında yer verdin bizlere, gizine ortak ettin, ne mutlu bizlere.”
“Ağabey, hiç istemediğim noktayı koymalıyım. Mektup bitiyor, ama bitmeyen, bitmeyecek o kadar çok şey var ki. En başta sevgimiz, umudumuz. Selâm olsun dedikleri bizden öncekilerin, bizim selâm olsun diyeceklerimiz. Şurada ne kaldı görüşmeye, varsın yürek kabarıklığı milim oynamasın yerinden, şu kadar satıra varsın bana mısın demesin. Şurada ne kaldı görüşmeye? Mayıs değilse Haziran, Eylül değilse Ekim! ‘Sen orada zerdalisiz bir dal gibi dur / ben burada dalsız bir zerdali gibi durayım’ diyor ya A. Kadir, varsın desin! Şurada ne kaldı?”*
*“Fahri Erdinç’ten Sanat ve Siyaset Üzerine Bulgaristan Mektupları” Düzenleyen: Kemal Özer
Nâzım Kitaplığı, 1. Baskı, Ekim 2006
Varlık Ocak 2007
15/9/2007 · Kategori: Oyku
|
 |
Eski Edebiyata Yeni Yorumlar Sayı: 107 Temmuz-Ağustos 2007 | Uykuda
|
|
|
|
Tadını çıkar, ey acı, şu yavaş
yavaş işlediğin günahın, acele etme:
gün benim günüm, elde ettiğim
zamanı tepe tepe kullanıyorum.
(Medea, Seneca)
Tombul beyaz ellerini avucumun içine alamıyorum, yapmak istediğim halde okşayamıyorum şimdi onları. Derin uykusundan uyandıramam onu. Bembeyaz, yumuş yumuş teni. Koyu kahverengi kirpikleri yumuk bebekgözkapaklarının üzerine kıvrılmış. Derin uykusu, derin olması da iyi.
Eskiden çok ağlardı. Sorun sadece acıkması, altının ıslanmasıysa onu susturmak kolaydı. Ama gazı varsa, sancılarla kıvranır, sabahlara kadar gözünü kırpmaz, yorgunluktan ikimiz de bitap düşerdik. Bu yüzden yiyeceğime dikkat ederdim, mesela sarmısak, yoğurt gibi şeylerden uzak dururdum. Anlardı da, eğer kazara sevmediği bir şeyler yemişsem, daima iştahla sarıldığı mememi ağzına alıp sütün tadına bakmış da hoşuna gitmemişse, yaygarayı koparırdı. Babasına benzetiyorum onun bu huyunu. O da böyle ağzının tadını bozan şeylere hemen tepki verir, kimi zaman kabalaşırdı. İstediğini elde edene kadar da sürerdi bu kabalığı. Bebeklerin huylarını anlamak kolay olmaz, hatta öyle kime benzediklerini çıkarmak da tam mümkün değil: teni, saçları, göz rengi her an değişebilir diyorlar; ama benimkisi hık demiş babasının burnundan düşmüş. Birden içimden onu uyandırmak geliyor, babasınınki gibi açık kahverengi mi göz rengi? Değişmiş olabilir mi uykuda? Uyuyor şimdi, babasınınki gibi hafif çekik göz kapaklarını huzurla kapatmış, kıpırdamıyorlar bile. Öyle derin ki uykusu, düş görüp görmediğini bile anlamak mümkün değil.
Hayır! Göstermeyeceğim seni ona. Oğlunu görmek istiyormuş... Onu hiçbir zaman görmeyeceksin, bizi bırakıp gitmeden önce düşünecektin dedim ve üzerine kapattım telefonu kaç kez. Biliyorum, henüz seslere, telefon zillerine tepki gösterecek, onlara uyanacak yaşta değilsin. Biraz önce, sen uyurken yine aradı, sesinde bir pişmanlık vardı. Öyle sandım. Pişman olduğunu ve bana geri dönmek istediğini sandım. İnsan altı ay içinde pişman olur da terk ettiği karısına, oğluna geri dönmek ister mi? İster elbet, bizi uğruna terk ettiği kadından alacağı bu kadarmış belki de. Esmer ateş parçası bir dilberdi hani, sevişgenliği altı ay sürdü, ateşi bu kadar kısa zamanda dindi demek. Dinsin! Diner! Her şey diniyor, seslerden sonra sessizlik, şamatadan sonra sükûnet, karanlıktan sonra aydınlık başlar eninde sonunda da, gerisi uç noktalarda gezinmenin sona ereceği süreğen huzuru bulmaya kalır sadece. Huzuru bulacağını mı umuyor yeniden? Tabii ki böyle bir şey demedi, yani geri döneyim ve kaldığımız yerden devam edelim gibi bir şey söylemedi. Ama çocuğu görmeye, ailemin durumunu sormaya hakkım var herhalde diye tutturdu. Hiçbir şeye hakkı yok onun. Biz artık başbaşayız. Bebeğim ve ben. Varsın uyusun, varsın açmasın şimdi istediğim halde gözlerini. Uyurken de büyür mü bebekler?
Böyle uzun uzun uyuyabildiğinden beri, ona da babasına da kızgınlığım geçti, bedenimin çırpıntılı acısı kesildi. Geceleri uzun uzun ağlayıp emzik istediğinde, o henüz hangi rengi alacağı belli olmayan balık gözü rengindeki gözleriyle bana bakarken, sanki bedenimi somuran ağzı babasınınki gibi gelir, hatırlatırdı bana onu da, arkasından bıraktığı bu mirası onun gölgesi olurdu adeta. Göğüslerim acıyana kadar emerken sütümü, sanki yanıbaşımdaydı o, baştan başa haz kesilirdi bedenim. Sonra doyuma ulaşmış, mutlu, huzurlu, uykuya dalarken bu kadar kendisine benzeyen bir oğulun böyle geride bırakılamayacağını, bir sabah uyandığında onu yanıbaşımda bulacağımı düşler ve inanırdım buna. Kısacık bir ana sığan çok güçlü bir inançtı bu.
Şimdi de yine öyle dingin, uyuyor. Dokunsam uyanır. Gazı, sancısı yok belli ki. Henüz acıkmadı da...
Göğsüme dokunuyorum, yumuşak, sarkık, hayır, henüz pörsümemişler ama eskisi gibi sütten patlayacakmışçasına ağır da değiller. Birkaç hafta öncesine kadar kendiliğinden akardı süt. İnek gibisin derdim kendi kendime, içimden delice acımsı bir gülme gelirdi. Semirik inek. Eskiden kadınla inek bir tutulurmuş, belki hâlâ öyle... Kutsal inek! Derin lengerli dölek! Doğurgan inek! Doyurgan inek!
Gömleğimin düğmesini açıyorum, sutyenimin içinden çıkarıp koltuk altından itibaren kavrayıp öne doğru sıvazlıyorum göğsümü, meme ucuna doğru sıkıyorum. İncecik akıyor süt. Çoktan acıkmış olması gerekirdi, uyansa, uyandırsam şimdi, sütüm az ama yeter yine de. Açıkta kalan tombul koluna dokunuyorum hafifçe parmak uçlarımla, aman tanrım üşümüş bebeğim. Üstünü örtüyorum. Uyusun nasılsa acıkacak, yetmezse sütüm, dolaptan süt kaynatırım, gider mama alır yaparım.
Çok sıcak mıdır dışarısı? Bebeğimi de alsam –varsın uyusun– o derin uykusundayken bile çıkarsam; sokaklara, birkaç yıl sonra kumlarında beraber evler, kaleler yapacağımız, onun kaykayında sevinçle kayacağı iki sokak ötedeki parka uzansak... Dokunur mu güneş?
Eşikte, ayaklarımın parmak uçlarından başlayarak kavrıyor, sarıyor güneşin kavurucu sıcaklığı bedenimi. Gür ışıkla gözlerime doluşan kara noktalardan kurtulmak için kapatıp açıyorum gözlerimi.
Eskiden bu balkonda geçirirdim yazlarımı, en kavurucu sıcaklarda bile serin tutmayı bilirdim burayı. Yalnızken, kimse henüz istekli, tutkulu varlığımı kendi tutuşturucu bakışlarıyla bana hatırlatmamışken, şu şimdi içleri kupkuru saksılarımın çiçeklerinin gölgesinde belki öyle çok mutlu değilmişim ama memnunmuşum. Alışkanlıklarımla yürürmüş zaman, hesabını yapmazmışım ruh hallerimin. Kendime onun gözüyle bakmayı bilmediğim zamanlarda, çok keyifli, çok mutlu değilmişim belki ama dinginmişim, çoğu kez unuttuğum yalnızlıkta bir huzur varmış.
Balkon, balkonum… Çok eskilerden kalma gibi. Gitsem şimdi balkonun şu en uç köşesine, başımı kaldırıp çaprazıma düşen onun eski balkonunu görür hatırlarım, dalarım yine o gittiğinden beri içine düştüğüm korkulu çöngülümün içine; hatırlarsam sevmem bebeğimi, sütüm tümden kesiliverir, onun kanından, canından gelmiş olmasının hicabıyla acıyla kıvrılan bedenim hınca kesilir de, her şeyin suçlusu yavrummuşçasına, kupkuru olur duygusuna kapılıyorum.
İki adım ileri atıyorum, değişen bir şey yok, burada da içerde de, aynı işliyor hafıza. Sadece sıcak, çok sıcak. Köşedeki sedirin üzerindeki yeşil desenli sarı renkleri solmuş minder güneşin altında yanıyor adeta. Aldırmıyorum, oturuyorum. Hayır, değişen bir şey yok, öyle duygularım allak bullak olup çarkından çıkmıyor. Dehşetengiz, koygun bir yalnızlığın yükselmesini bekliyorum, tetikteyim. Bir kıpırdama yok içimde. Sadece soruyor içimdeki ses ve hatırlıyor.
Sırtımı, bacaklarımı yakıyor minderin ısısı. Çaprazıma düşen balkonu görüyorum şimdi. Eskisi gibi. İki yıl önce buraya, bana taşındıktan sonra birileri yerleşti mi onun eski dairesine? Böyle, bu mindere oturduğum bir akşamüstü müydü onu çıplak balkonun demir parmaklıkları arasından çiçeklerimi izlerken fark etmem? Bakışlarındaki o özenme, o sıcaklık ne zamandan beri vardı, kaç zamandır gözlüyordu da beni, daha yeni fark ediyordum onu?
Meğer en kızgın güneşin altında bile hep diri, hep yeşil tutabildiğim kır çiçeklerimi seyredermiş. Güneşin kızgınlığında koca sarı başlarını tutamayıp, bir o yana bir bu yana kaykılan çiğdemlerim mi sadece, hercai menekşelerim, hele çıtkırıldım pempe, eflatun renkli petunyalarımın yaz boyu hep canlı kalışları... Şaşarmış, hayranlık duyarmış bitkilerimin güneşe karşı böyle dirençli olmalarına da, bir büyücüyle eş tutarmış beni. O kır çiçeklerinin arasında dönenip duran, şimdi kim bilir hangi kırık dökük saksının arkasında duran plastik su pervanesinden etrafa yayılan su damlaları çaprazdaki balkonuna sıçrarmış da, o küçücük damlalar bile kızgın güneşin altındaki balkonunun kalın betonunu, dokunamadığı parmaklıkları serinletirmiş. Severmiş bu serinliği. Kır çiçeklerini, balkonla bir bütünmüş duygusu veren, renkleri uçuk, eprik kiremit saksılarımı, hatta soluk sarı renkli plastik su pervanesini... Her şey öyle uyumlu, öyle birbirine karışmış bir doğallık ve yerleşmişlik duygusu verirmiş ki ona... Keşfedilmeyi bekleyen vahşi bir bahçe gibiymiş balkonum. Uzaktan uzağa seyrettiği ben ise o bahar bitkileriyle adeta bir bütünmüşüz. Tıpkı çiçeklerim gibi çıtkırıldım, içine huzur veren bir yaşam enerjisiymişim. Saçlarımın rengine isim takmakta zorlanmış bir süre, mesela, kızıla çalan solgun bir sarı olurmuş gölgede, güneşin kızgınlığı altında ise kimi zaman solgun gülkurusu rengini alırmış. Yüz ve saç rengiyle bütünleşik sarımsı kirpikler ve grimsi mat yeşil gözler, alnına konulmuş belli belirsiz çiller... Kirpiklerimin tenimin, saçlarımın rengiyle aynı olması, çipil olduğu duygusunu uyandırırmış onda. Belki de bu kadar ahenkli renkler ve bu denli simetrik bir yüzüm nedeniyle, her bakışında daha derin, daha efsunkâr bir huzur duyarmış bu uyum karşısında, o ahenge katılıp onunla bütünleşeceğine inanırmış.
Uyumu, ahengi siliklik olarak anlamalıymışım oysa, iddiasızlık, sıradanlık olarak... Çilli yüzüm huzur değil, aptallık ve bönlükmüş meğer. Öyle anlamalıymışım. Anlamamışım. Piç! Piç! Sevdiğin sevebileceğin hiçbir şey bırakmayacağım burada, bak o sevdiğin, hayat fışkıran balkon tozlanıp bozlaşmış. Saksılar, içlerindeki toprak ve bitki kökleri öyle uyumlu ki, soluk saman renginde, tek renk; kuru çatlamış toprak kokusunda. Onların hayat bulması artık mümkün değil.
İçim geçiyor. Çaprazdaki balkonda şimdi sanki hareketler görüyorum, uzun siyah saçlı bir kadının gölgesi uzanıyor demir parmaklıklar arasından. Ne ister ki, neye bu kadar dikkat kesilmiş, bu şimdi ölümü çağrıştıran balkonumu izler ki diyor uykuya teslim olmaya hazır içimdeki bir ses. Kimse olamaz o balkonda. Ama yine de kadının küçücük bedeni kocaman bir gölge, siyah gözleri tüm kokularımı, kirimi, ölü bitkilerimi bir fotoğraf makinesi gibi bir kareye sabitlediğini görüyorum kapalıyken gözlerim. Oysa bomboş o balkon, parmaklıklara dayandırılmış uzun saplı bir paspas değneği dışında. Gözlerim ağır, kapalı… Gölgenin etekleri uçuşarak yitiyor, imgesi de yok oluyor bedenim hafifleyip uykunun boşluğuna salınırken.
Bu kadar sıcakta, bu kadar kızgınlıkta uyuyabilir miyim?
Uyunur, ten kavrulurken, öyle tatlı bir gevşeklik ki, tek duyu koku şimdi sanki. Uykuya geçerken, önce hangi duyumuz körleşir? Önce hareketsizleşir eller, beden; gözler kapalıyken bile kirpikler arasından süzülen, hatta göz kapaklarından sızan ışık; sesler, ağzın kuruluğu ya da burukluğu, koku. Hayır ben sadece ısıyla birlikte kokuyu alıyorum şimdi. Eskiden bu balkona egemen olan limon kekiği, yasemin kokusu değil aldığım. Bok ve çiş kokusu. Hafiften de süt kokusu. Öyle belli belirsiz ki, biraz önce sağdığım kadar. Sidik kokusu, aybaşı bezinde beklemiş kan kokusu gibi. Koku dört bir yanım, düş kokudan ibaretmiş. Ağlıyor mu bebek? Yine gaz sancısı tuttu. Gaz sancısı. Bu kokum, leş kokusu. Leş görmemiş gözlerim, leş kokusu alıyor. Bebek ağlıyor, sesi önce düşümü sonra uykumu, şimdi de yüreğimi deliyor. İnatçı! İstediğine kavuşana kadar da devam edecek... Geri geleceği inancını yok eden bağırtıları, çatlak çatlak alçalıp inen tiz çığlığı; o bir anlık sonsuz inanca karşı duran, dinmek bilmez sancılı bebek ağlaması. Kuş tüyü yastık. Kuş tüyü yastığı önce kulağıma bastırıyorum, hayır yetmiyor, yastık kesemiyor sesleri, çığlık artıyor. Yüzü ağlamaktan, haykırmaktan morarmış. Bütün beden, tüm varlık hummalı bir korku. Sonu gelmeyen haykırış. Kuş tüyü yastık boğmalı sonunda çığlıkları, sesi, gaz sancısını, bebek hıçkırığını. Yorgun, bitkin bedenim. Yastık... anlık bir şey, anlık bir çırpınış, yastık çırpınıyor, kuş kanadı gibi elleri, hayır çırpınma, canın ne ki senin, parmakların çığlık olamaz, kuş tüyü hafifliğinde en fazla.
Ayağa fırlıyorum. Ne zamandır ağlıyor? Hayır düş değildi, gerçekten ağlıyor. Acıkmıştır, altını da ıslatmıştır. Güneş iyiden iyiye batıya kaymış, battı batacak. Uyumuşum, çok uyumuşum, yüzüm, kollarım bacaklarım yanmış güneşten. Üstelik düş de görmüşüm.
Balkondan içeriye girerken ağlamasının kesilmiş olduğunu fark ediyorum. Şimdi onu kucağıma alıp, emzireceğim, sonra küveti doldurup onunla beraber banyo yapacağım, kokulardan, yanıklarımdan arınıp sadece süt kokusu sürüneceğim.
Yanına yaklaşıyorum, ses yok. Düş müydü duyduğum sesi yoksa gerçekten uyandı da ağlaya ağlaya umudu kesildi de yorgunluktan yine uyuya mı kaldı?
Üstünü açıyorum. Üzerindeki örtü bıraktığım gibi. Bir faunus içindeymişçesine parlayan yüzü huzurlu ve dingin uyuyor. Ayak kısmında kıvrılmış yorganın ucunu düzeltmek için yorgana dokunuyorum. Serin, ıslak. Yorganın kıvrımıymış gibi görünen karartı ıslaklıkmış. Islanmış yorgan. Yorganın kenarında görülen elinin parmak uçlarında morartılar gördüğümü sanıyorum. Tam seçemiyorum, dışarının gür ışığından sonra karanlık geliyor içerisi bana. Geri çekilip biraz ötede, balkonun kapısının yanındaki ışığın düğmesine basıyorum. Işık yanmıyor, buzdolabının gürültüsünün kesilmiş olduğunu fark ediyorum. Açıyorum buzdolabının kapısını, onun da ışığı yanmıyor. Elektrikler kesilmiş. Ne zamandan beri? Geri dönüp bebeğe doğru eğiliyorum. Aman tanrım buz eriyor, bebeğim ölüyor.
22/7/2007 · Kategori: Deneme
 |
| 22 Temmuz 2007 |
Doğan HIZLAN
dhizlan@hurriyet.com.tr
Bugün ne yapmalı
ELBETTE benden "Oyunuzu mutlaka kullanın" gibi klasik bir yanıt beklemiyorsunuz.
"Bütün günü evde nasıl geçireceksiniz?" sorusuna cevaplar verip, önerilerde, hatırlatmalarda bulunacağım.
Zaten sen başkasını bilmezsin, deseniz de, müzik dinleyin, kitap okuyun diyeceğim.
Bir seçim gününün gerginliği -çok kimse için öyledir sanırım- yaşanırken okunacak kitaplar için öncelikle "hangi tür?" sorusunun yanıtını vermeliyim.
Bir siyaset bilgesi İsmet İnönü’nün seçim sonuçlarını beklerken yayınlanan fotoğrafını örnek gösterirsem, önerilerim daha inandırıcı, daha uygulanabilir bir nitelik kazanır.
İnönü hangi kitabı okuyordu, biliyor musunuz?
Ülkü Tamer’in dilimize çevirdiği Edith Hamilton’un Mitoloji’sini. Koltuğa oturmuş, ayaklarını tabureye uzatmış, sanki her günkü yaşamından bir kesit. Ünlü devlet adamı, o kahramanları kim bilir çevresinden kimlere benzetti?
Ağır, kafanızı yoracak, siyasal ve sosyal konulu kitaplardan kaçının. Sonuçlar açıklanıncaya kadar, memleketi değil kendinizi düşünün. Nasıl olsa, sonuçlar açıklandıktan sonra kendinizi bu işe adayacaksınız.
Şiddetle, ısrarla polisiye okumanızda sonsuz yarar görüyorum. Günün dertlerinden, geleceğe dair düşüncelerden sıyrılıp, dedektifle birlikte katilin peşine düşün. Böylece ileride kuracağınız komplo ve çözüm teorileri için de bir deneyim kazanırsınız. Gerçeklerden soyutlanıp, aklınızı yedeğe alırsınız.
Çok iyi polisiye çeviriler, çok iyi yerli polisiye yazarlarımız var. Kitaplığınızda bu tür kitaplar yoksa hemen sağlamaya çalışın. En yakın kitapçıda zengin bir listeye rastlayabilirsiniz.
Ataol Behramoğlu’nun "Uçur diye ey aşk ..." başlıklı Türk ve Dünya Edebiyatından Tematik Aşk Şiirleri Seçkisi’ndeki aşk şiirlerini okuyarak dünü tamamladım, bugün de devam edeceğim.
Aşk en ortak ve en zararsız konu bugün.
* * *
İKİ tür film sizin heyecanınızı normal düzeye indirir, böylece akşama serinkanlı biri olarak girersiniz.
James Bond’lardan biri tercihimdir. Son filmi Casino Royal’i seyredebilirsiniz, DVD’si satılıyor.
Pekálá bir western de, alışılmış deyimiyle bir kovboy filmi de iyi gelir. Ben John Ford diyeceğim ama şimdi mağaza mağaza dolaşmanızı istemem. Spagetti western’e bile itirazım yok. İki tür film de benim bireyselliğimi güçlendirir, takım halindeki çalışmalar yerine, bir kurtarıcı (!) yeter diye düşünürüm.
Hafif bir yemek yiyin. Müzik olarak da ben valsler ve tangolar uygun bir seçim, diyorum.
Shakespeare’i anımsayarak, bu dünya sahnesinde hepimiz oyuncuyuz, diye düşünün. Ezberlediğimiz, ezberletilen rolleri şöyle bir gözünüzün önünden geçirin, gülüp geçin.
İçki konusunda bir şey diyemem.
Tuttuğunuz parti, kişi kazanırsa Ekrem Reşit-Cemal Reşit Rey kardeşlerin Lüküs Hayatı’ndan bir bölümü anımsayıp, "Kır şampanya kadehleri" mi diyeceksiniz, yoksa Yahya Kemal Beyatlı’nın "Álemde ehl-i dert ile derd-áşina içer" dizeleri mi durumunuza uygun gelecek bilemem.
* * *
DÜNYANIN sonu değil ya, sözündeki sorumsuzluk, vurdumduymazlık, aldırmazlık, bazen geçici de olsa en geçerli teselli.
Yarın sabah kalkacak Recaizade Ekrem’e hak vereceksiniz:
"Álem gene ol álem, devran gene ol devran." | | |
« Önceki ::